yazdığım kitap

İslam dinimiz ve insanlık hakkında görüşlerinizi ve düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.
zxzx
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye
Mesajlar: 53
Kayıt: 01 Ara 2008 [ 16:25 ]

yazdığım kitap

Mesaj gönderen zxzx » 27 Kas 2016 [ 18:07 ]


6 - 7 aydır internette yazı yazıyorum. Burada son fikirlerimi yazdım ve yazmış olduğum kitabın bir çok yerini inkar ettim. Ancak yazım piyasadaki kitapların anlattıklarına yönelik olup, onlara genelde bir cevap niteliği taşımaktaydı. Ancak 2004’ün sonlarında ben bu kitabı internette yayınladım. Şimdi 2005 temmuzundayım ve fikirlerimde çok köklü değişimler oldu. Bu 8 ay içinde bu değişimler oldu bende. Her ne kadar bu değişiklikler bende 8 ay içinde olmuşsa da bunların geçmişi vardır. Yani evvelden beri aklımda olan hususlardır. Ben son fikirlerimi, internette yazdıklarımı buraya ekleyeceğim; ancak önceden yazdıklarımı da genelde silmeyeceğim. Zira o yazılar piyasada anlatılanların ışığında onlara cevap niteliğindedir. Yeni gelişmeleri buradan yayınlamak istiyorum. Şimdi genelde internette forumlara yazdığım yazıları buraya ekleyeceğim. Dediğim gibi dediklerim arasında çelişki gibi şeyler görülecektir. Ancak son yazdıklarım geçerli kabul ettiğim fikirlerdir.



TESADÜFLER KAÇINILMAZDIR
Tesadüf: Tahmin edilmeyen olay, rastlantı, önceden kararlaştırılmadığı halde karşılaşma.

Tarih 2007 forumlara yazılar yazıyordum. Bir şahıs bir diyalog hazırlamış ve insanlara bunu gösterdi, uydurduğu bu diyaloğu bir görelim:

kürşatla aramızda geçen konuşma
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
naber,
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
ya kürşat bişey soracam
kürşat:
he
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
ya her msn açtığımda sen msn başındasın sen ne iş yapıyon ekmek paranı nerden kazanıyon
kürşat:
benekmekparamıbuiştenkazanıyom
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
nasıl yani
kürşat:
işteöyle
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
açsana biraz konuyu
kürşat:
yanibenbuişiyapıyorumdiyemaaşalıyorum
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
msn kullanıyon diyemi yani
kürşat:
yok
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
ya
kürşat:
cebrisavunuyomdiye
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
her cebr savunana devlet paramı veriyo
kürşat:
yokdevletdeğil
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
e kim ozamanü
kürşat:
başkaları
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
kim
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:

kürşat:
söleyemem
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
söyle ya benden sır çıkmaz
kürşat:
yasöylersemsenindebaşınbelayagirer
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
söyle birşey olmaaz
kürşat:
bilmiyorumtanımıyorumadamlarıgörmedim
kürşat:
senieğitelimsenbuişitürkiyeyeanlatbizde
kürşat:
sana
kürşat:
maaşverelimdediler
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
adamları görmeden seni nasıl eğittiler peki
kürşat:
micle
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
herşeyi miclemi öğrettiler yani
kürşat:
evttabibendearaştırdımbişeyler
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
ne kadar maaş alıyon peki
kürşat:
değişiyor
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
neye göre değişiyor
kürşat:
anlatmamagöre
kürşat:
kaçkişiyeulaşmışımonagöre
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
takipmi ediyorlar seni yani
kürşat:

kürşat:
evt
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
ee
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
kitap yazmışsın
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
o nasıl oldu
kürşat:
ben yazmadım
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
ya kim yazdı
kürşat:
onlaryazdıbenimadımıverdi
kürşat:
içindekibazıyerleribilmiyorum
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
konularımı
kürşat:
evt
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
vay be sen parayla insanları kandıtıyon yani
kürşat:
evt
kürşat:
sendesavunsendealparanı
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
yok abi parayla dinimi değişmem ben
kürşat:
bukonuştuklarımızaramızdakalsın
kürşat:
sakınbaşkasınaanlatma
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
tabi tabi anlatmam
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
sadece foruma kopyala yapıştır yaparım okadar
kürşat:
sakınha
kürşat:
biterimben
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
bit
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
.
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
foyanı herkes öğrensin
kürşat:
ya
kürşat:
lütfenyapma
kürşat:
sanagüvenmiştimben
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
güvenmene devam et
LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL!:
görüşürüz
kürşat:
sakınyapma

not: Benim cevaplarımı bitişik yazmasının nedeni, o dönemde ben msn de böyle yazardım çoğu zaman.


ÖNSÖZ
2001-2004 yılları arasında tahminim 5000 (beşbin) civarında insanla konuştum, tartıştım; her biri bana on soru sormuş olsa, demek ki en aşağı bana 50.000 soru soruldu; tekrarlar dahil kader konusu üzerine. Şu anda cevaplandırılmamış tek soru bile yoktur. Bu işin başlarında tartışmalarım uzun sürerdi, bir iki saat ve çoğu zaman karşımdakini ikna edemezdim ve o kişi genelde tartışmanın sonunda kendisinin haklı olduğunu düşünürdü. Lakin son zamanlarda bu tartışma süresi bir iki dakikaya kadar düşdü. Eğer konuştuğum kişi bir mekandaysa, genelde “kapatıyorum, işim var, kapatalım bu konuyu” diyor, beni nazikçe kovuyor. Eğer mekan işletmiyorsa o ortamdan gitmeye bakıyor ”işim var” diyor. Bu konuyla direk ya da dolaylı olarak yüzlerce kitap okudum. Önce kelam kitapları sonra felsefe kitapları, zira felsefe kitaplarında dinle ilgili çok ince bilgiler mevcuttur. Onlardan faydalandım. Kelam kitaplarında bulamadığım detayları felsefe kitaplarında buldum. Bu bilgileri birleştirip yeni istidlaller (akıl yürütme) yaparak yeni sonuçlara ulaştım. Bu kitap bir oturuşta yazılmış değildir. Üç yılda yazdım. Günde on saat üzerinde düşünürdüm. Aklıma yeni bir delil geldiğinde hemen bir yere not eder, sonra o deliller birikince öyle temize geçerdim. Bu delillendirmeler daha çok; insanlarla tartışmam esnasında sorduğum sorularla oluyordu. Bir sorum veya verdiğim örnek hoşuma giderse onu not ederdim. Günde beş, altı istidlal yaptığım gibi, bazen bir hafta geçerdi de tek istidlal dahi yapamazdım. Çok olmuştur ki geceleyin uyumak üzereyken aklıma yeni bir delil gelir hemen, zayi olmasın diye kalkıp yazardım, yeniden aklıma gelir yine kalkıp yazardım. Bunun uzun sürdüğü çok olmuştur. Hatta öyle deliller vardı ki tek bir delil için yattığım yerde düşünürdüm bir de bakmışım ki iki veya üç saat geçmiş olurdu. Bu ender olurdu, normalde aklıma bir delil geldiğinde beş, on dakikada ayarlardım, yazılacak hale getirirdim. Son zamanlarda istidlal hemen hemen hiç yapmıyorum, zira tekrar oluyor, genelde kitaplardan alıntılar yapıyorum. Kitabın baş kısımları ilk zamanlar yaptığım delillerden oluşuyor. Yani kitap kolaydan zora doğru, basit anlatımlardan ince, detay anlatımlara doğru gidiyor. Dolayısıyla kitabı okuyacak kişi “bu nasıl basit anlatım böyle” deyip kitabı okumayı kesmesin. Ekseri insanlar için iddia ediyorum ki anlamakta çok güçlük çekecekleri deliller de göreceklerdir. Zira insanlar farklı farklıdır. Bazısı basit anlatımdan etkilenir, o delil ona yeterli olur. Bazısı ise çok ince deliller görmek ister. Bu delilleri görmedikçe kalbi mutmain olmaz. Bu kitapta her seviyede insanın bir şeyler bulabileceği deliller, örnekler mevcuttur. İnsanların çoğu taassup sahibidir. Kendinden önceki yaşayanların yolundan gitmeyi sever, fazla araştırmaz. Eski bildiklerine muhalif bir şey duyar, ya da görürse ilk etapta hemen reddeder. Araştırmaz, ”delilin nedir?” diye sormaz; “nereden buldun bu izahları?“ demez. Bu bir gerçektir, onun için şunu tavsiye ediyorum ki; kalabalık bir ortamda yazdığım kitabı biri sesli olarak okusun ve üzerinde konuşa konuşa, kitap baştan sona bitirilsin. Verdiğim örneklere, özgürlüğü savunanlar cevap vermeye çalışırlarken düşdükleri komik durumu göreceksiniz. Sinirden delirirler ama cevap veremezler, inanmazsanız deneyin görün.
Bu zamana kadar okuduğum kitaplarda kader ile alakalı olarak Mutezile, Eş’ari, Maturidi, Cebriyye’den olan (Cehmiyye) mezheplerini öğrenmiştim. Bu kitabı yazmaya beni aslında iten sebep kime sorarsam sorayım; insanların %99’nun kadere inandığını söylüyor olmasına karşılık, esasında kadere inanmadıklarını anladığım içindir. Ben ise evvelden piyasadaki kader konulu yazıları okuyordum ama inanmak istemiyordum. İçimde bir şey bunun yanlış olduğunu söylüyordu. Daha sonra gördüm ki Hanefi mezhebinde olanlar hiç araştırmadan, soruşturmadan “Biz Maturidi mezhebindeyiz” deyip geçiyor, iş Ehli Sünnet’i anlatmaya geldiği zaman “Ehli Sünnet orta yoldadır; ne Cebriyye gibi insanı odun yerine koyup ondan iradesini alan, ne de Mutezile gibi kader yok diyen değildir. En doğrusu odur” derler. Fakat burada unutulan bir şey vardı; ekseri insanların gönlünde cebr (Allah’ın zorla günah işletmesi) görüşüne karşı bir hoşnutsuzluk vardır. Ve kişilere hem kadere inanıp, hem de cebr düşüncesine katılmama görüşü sunulduğunda gözü kapalı kabul ediyorlardı. Ama daha sonra zihinlerinde olan ve her şeyin sonunun cebr itikadına dayanacağı görüşünü kabul etmek istemiyorlar ve düşünmekten korkuyorlardı. Bu konuda konuşulacak olunduğunda nehyedip, “Biz bundan nehyedildik (yasaklandık)” diyorlardı ve “Kaderi konuşanlarla oturmayın”, ”Kişi kaderden konuşursa sorguya çekilir, konuşmazsa sorguya çekilmez” gibi hadisleri delil getirerek bu konuda konuşmuyorlardı. Ve sağdan soldan duydukları cüz’i irade kavramını da hatırlayıp, “Allah bize irade verdi, demek ki bir şekilde özgürlüğümüz var. Eğer bu özgürlük olmasaydı Allah zalim olurdu; bu ise muhaldir (imkansız). O zaman ben özgürüm, ama kadere de inanırım. O’nun izni olmadan yaprak bile kımıldamaz” diyorlar. İşte bu gibi insanların çoğunluk teşkil ettiği günümüzde benim amacım, kendine Maturidi adını verip, kadere inandığını söyleyen kimselerin aslında kaderi inkar ettikleri, fakat öyle bir olay ki, o kişi kaderi inkar ettiğinden haberi yok, o kendini samimi görüyor veya görmek istiyor. Ben Maturidiyye’nin, Mutezile gibi kaderi inkar ettğini ama bunu dolaylı yollardan yaparak işi sarpa sardırarak, insanların kafasını karıştırıp böyle uyduruk kaydırık bir görüş ortaya attğını söylemek istiyorum.
Önce şunu bilelim ki, kader ile alakalı olarak Mutezile mezhebi zaten kaderi inkar ediyor ve kişi amellerini (hareketlerini) kendi yaratır diyor. Cebriyye’den olan (Cehmiyye) ise “Kişinin hiçbir şekilde iradesi yoktur, her şeyi yapan Allah’tır. Ameller zahiren kişiye isnad olunur” diyorlar. Fakat gelelim esas konuya; kitaplarda görürsünüz; “Ehli Sünnet orta yoldadır, Eş’ari-Maturidi mezhepleri haktır, aralarında önemsiz bazı ihtilaflar vardır; sonuçta yolları birdir” derler. Halbuki bu bir yalandır, çünkü cebr ile serbestlik arasında bir orta yol olamaz, bu kandırmacadır. Zaten bu gibi eserlerin yazarları Maturidi itikadındadırlar. Bakın, Eş’ariyye ile Maturidiyye arasındaki kaderle alakalı farklılıklar nelerdir. Eş’ariyye’ye göre cüz’i iradeyi Allah yaratır, Maturidiyye’ye göre Allah yaratmaz. Eş’ariyye’ye göre iman mahluktur (yaratılmış), Maturidiyye’ye göre mahluk değildir. Eş’ariyye’ye göre Allah’ın kullara güçleri yetmeyeceği şeyleri teklif etmesi caizdir, Maturidiyye’ye göre caiz değildir. Eş’ariyye’ye göre said şaki, şaki de said olamaz, Maturidiyye’ye göre olabilir. Bu gibi konuları delilleri ile göstereceğim ve piyasadaki bu cinsten kitapların hatalarını ve dedikleri lafların ne manaya geldiğini göstereceğim. Sorum şimdi sizedir: Siz inanç olarak nasıl bir kader düşüncesi içindesiniz?
1- Kişi her yaptığında mecburdur. Namazı zorla kıldırtanda Allah, içkiyi zorla içirten de. İçkiyi içen içmek zorundaydı.
2- Kader var ama öyle her şey zorla değil. Aksi halde Allah zalim olmuş olurdu. Halbuki Allah zalim değildir. Muhakkak bizim kısmi de olsa bir etkimiz, bir özgürlüğümüz olmalıdır.
Gördüğünüz gibi başka bir üçüncü yol yoktur. Fakat ısrarla ekseri kitaplar “Biz orta yoluz ne Cebriyye ne de Mutezile” diyorlar. Şimdi ben sizlere 1. şıktaki cebr itikadının neden doğru olduğunu akli ve nakli delillerle göstereceğim. Bir kere şunu bilelim ki Eş’ari ve Maturidi mezheplerine göre kişinin amellerini (hareketlerini) yaratan Allah’tır. Fark ise cüz’i irade konusundadır. Bundan evvel bir de külli iradeyi görelim; külli irade, kişilerde Allah’ın yarattığı bir irade olup, potansiyel enerji gibidir. Yani kullanılmamış olup, kullanılabilmeye elverişli olan bir iradedir. Fakat iş cüz’i iradeye geldiğinde Maturidilik bunun mahluk olmadığını, Eş’arilik ise bunun mahluk olduğunu söyledi. Çünkü ”Her şeyi yaratan Allah’tır” ayetinde “Cüz’i irade bu “şey” ifadesinin dışına çıkamaz” denildi. Maturidilik ise bunun görünen ve meydanda olan bir şey olmadığını, kişinin kendisinde külli irade neticesinde ortaya çıkan ve mahluk olmayan, fakat kulun da yaratmadığı bir (hal) olarak vasıflandırdılar. Bunu şunun için yaptılar, eğer buna da mahluk deselerdi; düşünün, kulun fiillerini yaratan Allah, cüz’i iradeyi yaratan Allah, o zaman nerede kaldı ki kulun özgürlüğü. Aynı şekilde onlar imana da mahluk değildir dediler. Çünkü mahluk deseydiler direk cebri kabul etmek zorunda kalacaklardı. Bu konuda birkaç ayet: ”Her şeyi yaratan Allah’tır”, ”Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse iman edemez” (Yunus100), ”Allah dileseydi ortak koşmazlardı.” (En’am107) Bu ayet ile şöyle istidlal yapılır: Allah dileseydi kafir olmazlardı olur, çünkü ortak koşan kafirdir. Ve devam edelim; Allah dileseydi kafir olmazlardı demek, kafir olmazsa iman eden demektir; yani ayet şu manaya gelir: Allah dileseydi iman ederlerdi. Demek ki iman etme işi Allah’ın dilemesine bağlı. Böyle olunca da imanın Allah’tan geldiği de ortaya çıkar ki, bu da imanın mahluk olduğunu gösterir. Fakat biz şunu biliyoruz ki iman mahluksa küfür de mahluktur. O zaman biri Allah’ı inkar etse biz onda, Allah’ın küfrü yarattığını anlarız. Allah’ın yarattığı şey ise meydana gelmek, tahakkuk etmek zorundadır. Aksi halde Allah’a acizlik isnadı gerekir, bu muhal olduğundan Allah o kişide küfrü yarattığı zaman o an için iman edemez. Halbuki o kişi de iman etmekle sorumluydu, nasıl iman edecek? Hani seçme özgürlüğü?
Maturidi mezhebine göre amellerin meydana gelişi şu şekilde olur; diyelim masada bardak var, biz onu oradan alıp başka yere koymak istiyoruz; işte bu isteme, yönelme olayına cüz’i irade denir ve bu mahluk olmayıp kişiye özgüdür. Kişi bununla yöneldiğinde Allah peşine hemen eylemi yaratıyor ve kişi bardağı başka yere koyuyor. Yani kolları, ayakları hareket ediyor. İşte bu hareketleri Allah yaratıyor. Bu misali diğer ihtiyari eylemlere kıyaslayabiliriz. Yani namaz kılmak, içki içmek, televizyon izlemek, zikir çekmek; bu gibi seçmeyle alakalı görünen şeylerde önce kişi yönelecek peşine Allah yaratacak. Bunu anlayınca şunu onlara sorduğumuzda: Peki sen yönelmeden sana namaz kıldıramaz mı? Bu soruya bile hayır derler. Çünkü evet derseler o zaman şunu sorarız: Eğer sen yönelmeden sana namaz kıldırıyorsa o halde içki de içirebilir. Bu soruya evet derlerse çelişkiye düşerler, bunu kabul etmezler velhasıl önce biz yöneleceğiz peşine Allah yaratacak derler. Eş’ariyye ise yönelmemizde mahluk olduğu için irademizin bir tesiri yok der. Şöyle bir tabir kullanıldı: Kesp: Kazanmak demektir. Eş’ari mezhebinde ise kesbin tanımı şudur: Kulun kudretinin etkisiz olarak fiille beraber bulunması. Maturidi mezhebinde kesp: Kulun bir şeye azm ve niyet etmesiyle hasıl olur. Şimdi bu konuda çeşitli kitaplardan, bir kısmı Razi’nin Tefsiri Kebir’inden, kimi de benim yaptığım istidlallerden oluşan delilleri ardı ardına sunacağım, ta ki gerçek meydana çıksın. Bir de şu var ki kaderle ilgili hadislere baktığınız zaman hepsinde cebr düşüncesi olduğunu görürsünüz.
*** Tefsiri Kebir (Razi): Biz (Eş’arilik) Allah bazen irade etmediği şeyi de emreder diyoruz. Zira Allah’ın ilmi ve haberi Ebu Leheb’in kesinlikle iman etmeyeceğine taalluk etmişti. Bu ilim ve haberin sona erip cehalete dönüşmesi imkansızdır. Halbuki (Ebu Leheb gibilerden) imanın sadır olması bu ilim ve habere ters düşer. İki zıddın bir arada bulunması ise imkansızdır. Böylece Ebu Leheb’ten imanın sudur etmesi imkansız olmuş olur. Allahu Teala bütün halleri bilendir. Binaenaleyh bunun imkansız olduğunu bilir. Bir şeyin imkansız olduğunu bilen o şeyi irade etmiş olamaz. Binaenaleyh Cenab-ı Hakk’ın Ebu Leheb’in iman etmesini murad etmemiş olduğu sabit olur. Halbuki ona iman etmesini de emretmiştir. Binaenalehy Cenab-ı Hakk’ın irade etmeksizin, bir şeyi emretmesi sabit olmış olur. Bu sabit olunca Allahu Teala’ya itaat etmenin Allah’ın iradesine muvafakat etmekten değil, O’nun emrine muvafakat (uymak) etmekten ibaret olduğu hususunda kat’i hüküm vermek gerekir.
*** Razi: “Allah hiçbir nefse gücünün üstünde yük yüklemez.” (Bakara 286)
Teklif-i mala yutak (takat dışında yük yüklemek) var mıdır?
Mutezile bu ayete dayanarak teklif-i mala yutak’ın olmadığı hususunda açık bir nass olduğunu söylemişlerdir. Bunun böyle olduğu sabit olunca şu iki kaide ortaya çıkar.
A- Kul fiillerinin yaratıcısıdır. Çünkü eğer kulun fiillerinin yaratıcısı Allah olsaydı, kula bir fiil teklif etmek teklif-i mala yutak olurdu. Çünkü Allahu Teala fiili yaratınca, o fiil muhakkak ki tahakkuk eder. Bu durumda da kulun o fiili yapma ve yapmama hususunda kat’i olarak bir kudreti bulunamaz. Kulun o fiili yapmaya kudreti olmadığı hususuna gelince, çünkü
o fiil Allah’ın kudreti ile meydana gelmiştir. Meydana gelen bir şey ikinci olarak meydana getirilmez. Kulun o fiili yapmamaya kudretinin olmaması ise şöyle olur. Çünkü kulun kudreti Allah’ın kudretinden daha zayıftır. O halde daha nasıl kulun kudreti Allah’ın kudretini men etmeye kadir olabilir. Allah o fiili yaratmadığı zaman ise kulun onu meydana getirmesi imkansız olur. Binaenaleyh kulun fiilinin yaratıcısının Allah olduğunun kabul edilmesi halinde o zaman kula o fiili teklif etmenin “Teklif-i mala yutak“ olması gerekirdi.
Alimlerimiz akli deliller bu şekildeki tekliflerin vaki olabileceğine delalet etmektedir. Binaenaleyh bu ayetin muhtemel olan başka manasına başvurmak gerekir demişlerdir.
Birinci hüccet: Küfür üzere ölen kimsenin bu şekilde ölmesi Allah Teala’nın ezelde o kimsenin kesinlikle iman etmeyeceğine ve küfür üzere öleceğini bildiğini gösterir. Böylece Allah Teala’nın o kimsenin iman etmeyeceğinin mevcut olmasını ve imansızlığını bilmesi imanın bulunmasına münafidir, aykırıdır. Bu da bizzat apaçık bir mukaddimedir. O halde o kimsenin iman etmeyeceğini bile bile onu iman etmekle mükellef tutmak, zıt olan iki şeyi teklif etmekle sorumlu tutmak gibi olur.
İkinci hüccet: Kuldan bir fiilin suduru sebeplere dayanmaktadır. O sebepleri ise Allahu Teala yaratmıştır. Durum böyle olunca ”teklif-i mala yutak” kaçınılmaz olur.
Üçüncü hüccet: Allahu Teala Ebu Leheb’i iman etmekle yükümlü tutmuştur. İman ise Allah’ı haber verdiği her şeyde tasdik etmektir. Allah Teala Ebu Leheb’in iman etmeyeceğini (cehenneme atılmak) haber vermiştir. Bu durumda da Ebu Leheb iman etmeyeceğine iman etmekle mükellef olmuş olur ki, bu da “teklif-i mala yutak” olur. O halde bu ayetin te’vil edilmesi lazımdır. Böylece biz ayetin mutlaka te’vil edilmesi gerektiğini anlamış olduk. En doğru olan bu izah şekline göre şu husus sabit olmuştur ki: Akli olan kat’i bir delil, sem’i (nakli) olan zahir bir delil arasında bir tearuz, çatışma geldiğinde kişi ya ikisini de tasdik eder ki bu muhaldir (imkansız). Zira bu iki zıddı birlikte kabul etmek demektir. Veya ikisini de yalanlar ki bu da muhaldir. Zira bu iki zıddı iptal etmek olur. Veyahut da akli olan kat’i delili yalanlayıp, sem’i olan zahir delili tercih eder ki; bu da akli delilleri ta’n edip tenkit etme yolunun açılmasına sebep olur. Ve ne zaman böyle olursa, o vakit tevhid, nübüvvet ve Kur’an batıl olur, geçersiz olur. Sem’i delilin tercih edilmesi hem akli delili, hem de sem’i (nakli) delili yalanlamaya yol açar. Geriye sadece akli delillerin sıhhatinin kat’iliğine hükmedip, nakli olan zahir delili başka manasına hamletmek kalmaktadır. İşte bu yolla biz ister bilelim, ister bilmeyelim bu ayetin mücmel (kapalı) bir te’vili olduğunu; o zaman da tafsilatlı biçimde bu te’vile dalıp ondan söz etmeye gerek kalmadığını anlamış olduk.
--- Yorum: Burada Razi’nin dedikleri son buluyor. Fakat ben kendimce bu ayeti şöyle te’vil ediyorum. Resulullah buyurdu ki: “Üç kişiden kalem kaldırıldı: Uyanıncaya kadar uyuyandan, buluğa erinceye kadar çocuktan ve aklı gelinceye kadar deliden.” Başka bir hadis; Resulullah buyurdu ki: “Hata ile unutma ile ve zorlanarak yapılan günahlar affolunmuştur.” Misal: Kişi namaz kılmayı unutsa, aklından çıksa günahkar olmuyor. Çünkü unuttu. İşte bu ayet böyle manalara hamledilebilir.
*** Razi: “De ki her şey Allah’tandır. Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Sana gelen her kötülük ise nefsindendir.” (Nisa 78-79) Bu ayet imanın Allah’ın yaratması ile meydana geldiğine delalet etmektedir. Biz bu ayetin buna delalet ettiğini söyledik. Çünkü imanda bir hasenedir.Ve bütün haseneler Allah’tandır. Biz imanında bir hasene olduğunu söyledik. Çünkü hasene bütün kabihliklerden (kötülük) uzak bir iyi hal demektir. Hiç şüphesiz ki iman böyledir. Binaenaleyh imanında hasene sayılması gerekir. Çünkü alimler ”Allah’a davet edenden daha güzel sözlü kimdir” ayetindeki davetten muradın kelime-i şehadet olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Böylece imanın bir hasene olduğu sabit olur. Biz bütün hasenelerin Allah’tan olduğunu söyledik. Çünkü Cenab-ı Hak ”Sana isabet eden her iyilik Allah’tandır” buyurmuştur. ”Sana isabet eden her hasene” sözü bütün haseneleri içine alan umumi bir ifadedir. Sonra Allahu Teala bunların her birinin Allah’tan olduğu hükmünü vermiştir. Bu iki mukaddime yani “imanda bir hasenedir” ve “bütün haseneler Allah’tandır” mukaddimeleri kat’i olarak imanın Allah’tan olduğunu gösterir. Sonra biz küfründe Allah’tan olduğunu açıklamak istediğimizde deriz ki: “İman Allah’tandır” diyen herkes “küfür Allah’tandır” der. Binaenaleyh diğerinin değilde sadece birinin Allah’tan olduğunu söylemek ümmetin icmaına (sözbirliği) terstir.
*** Razi: Binaenaleyh mümkünattan olan her şeyin mutlaka Vacibu’l Vücud olan zata varıp dayandığı hususunda zikretmiş olduğumuz o kesin akli delili iyice düşünür sonra kendi kendine zikretmiş olduğumuz bu “istikra” (etraflıca inceleme) metodunu nazarı dikkate alır da daha sonra da her şeyin Allah’ın kaza ve kaderiyle olduğuna kat’i olarak hükmedemezse, işte bu kendi durumunu hidayetin ancak Allah’ın yaratması ile meydana geldiğine delalet eden en kuvvetli bir delil kabul etsin. Zira bu delili bilmesine rağmen böyle bir etraflı araştırma yapmasına rağmen kalbinde böyle bir itikad hasıl olmuyorsa anlar ki, kendisini bu işten alıkoyan sadece Allah’tır.
*** Diyelim bir kişi yetmiş yaşında Allah’ı inkar ederek ölmüş olsun. Şimdi yirmi sene geri gidelim. “Bu kişi elli yaşındayken Allah bu şahsın yetmiş yaşında kafir öleceğini bilir mi, bilmez mi?” diye sorarız. O, “Bilir” demek durumundadır. Bu sefer şu sorulur: “Peki yetmiş yaşında kafir olarak öleceğini bildiği bu şahıs, acaba mümin ölebilir mi?”, “Ölür” derse, “Allah’ın ilmini cehle dönüştürmüş olursun” denir, çünkü Allah bunun kafir öleceğini, ölmeden bilince bu mümin ölecek olsa Allah’ın bildiği şey yanlış çıkmış olur. Allah bu işte yanlış bildi gibi olur ki kafirliktir. Yok eğer “Mümin ölemez” derse bu seferde şu sorulur: “Peki o zaman Allah bu insanın kafir olarak öleceğini ve iman edemeyeceğini bile bile onu iman etmekle mükellef tutuyor mu?”, “Evet” diyecek. “O halde Allah ona kaldıramayacağı bir yük yüklemiyor mu?” denir, o da bu sefer “Evet” demek durumunda kalır. Bu sefer Maturidi mezhebinde “teklif-i mala yutak” yoktur diyorlar, dersin.
*** Kişiye sorulur iman mahluk mudur? Birkaç ayet hatırlatılır: “Her şeyi yaratan Allah’tır” , “Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölülerde kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah’ın diledikleri hariç yine de iman etmezlerdi, fakat çokları bunu bilmezler.” O ise buna mukabil “Evet” der. Bunun üzerine “O halde küfür de (kafirlik) mahluk öyle mi?” dersin. O da “Evet” der, sonra şöyle sor: “Bir insanın öleceğine yakın Allah onda imanı değil de küfrü yaratırsa kişi bu anda iman edebilir mi?”, “Hayır” diyecek, o zaman, “Peki bu kişiyi Allah iman etmekle sorumlu tutuyor mu?” diye sor. O “Evet” diyecek. Bu “teklif-i mala yutak olur” de.
*** Kitap: Eshabı Kiram Yazar: Hüseyin Hilmi Işık
Her şey O’nun dilemesi ile oluyor. Kafirlerin küfrünü dilemiştir. Onlar bu iradeye karşı gelemezler. Bunun için zor ile kafir oluyorlar. Onlara iman etmelerini emretmek, olmayacak şeyi emretmek olur. Onların iman etmesini emrediyor da niçin iman etmelerini dilemiyor. Herkesin iman etmesini emrediyor da niçin herkesin iman etmesini irade etmiyor, dilemiyor?
--- Yorum: Yazar Maturidi olup, özgürlüğü savunur. ( Allah’ın istemesinin nedeni yoktur. İlerde geniş izahı vardır.)
*** Tebbet suresinde Ebu Leheb’in ateşe yaslanacağı vardır. Ve Hadid 22 ‘de “Yeryüzünde ve nefsinizde başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan evvel bir kitapta olmasın” deniyor. Demek ki Ebu Leheb yaratılmadan önce cehenneme gireceği levhi mahfuzdadır. Daha özgürlük nerede kaldı? Yaratılmadan hakkında hüküm verilmiş!
(Vakıa 77): ” Muhakkak o elbette çok şerefli bir Kur’an’dır.”
(Vakıa 78): ”Korunmuş bir kitapta yazılıdır.”

*** Bunlar bütün kitaplarında diyorlar ki örnek; Nimeti İslam: “Ve (adetullah) böyle cari olmuştur ki insan iradesini makduru beşer olan herhangi bir fiile sarfederse Hak Teala o fiili halk ve icad eder, insan iradesini sarfetmez ise Halıkı Celle ve Ala dahi halk eylemez, fiili abid, kisip ve ihtiyar cihetiyle kendinin ve halkı icad cihetiyle Halıkındır. Bundan dolayı herkes kendi fiili üzerine sevap alır veya ceza görür.” İşte bunlar böyle der, yani kişi ihtiyari fiillerinde önce yönelecek, isteyecek peşine Allah yaratacak, namazı bile bunlara göre kişi yönelmedikçe Allah kişide yaratamaz. Çünkü eğer yaratır derlerse o kişi için bir ayrıcalık olur, şöyle ki: Diyelim Allah başkasında namaz kılmayı yaratmıyor; o da kılamaz, onların dediğine göre ikisi de yönelmemişti, namaz kılan sevap, kılmayan günah kazandı burada, ama gördük ki kişiler yönelmedi, onlarda Allah istediğinde bu fiili yarattı. Bu ise onların görüşlerini iptal eder, çünkü bir kulda namaz kılmayı yaratıp diğerinde yaratmadığı zaman o halde namaz kılma fiilini yaratmadığı kişi burada hiçbir tesiri olmadan suçlu durumuna düştü. Halbuki öbürü de hiçbir özgürlüğü olmadan hayır işledi, bu ise eşitlik değildir, eğer eşitlik olacaksa hiçbir kula ayrı yeten bir hayır işlettirilmemesi icabederdi. Çünkü bu durumda kula o yönelmeden hayır işletmek, misal (namaz kıldırtmak), öbürüne kıldırtmamak…
Maturidiler’e göre; birinci kişi Allah’ın hidayeti ile namaz kılarken, diğerinin kılıp kılmayacağı ona bırakılmış, kılabilir de, kılmayabilir de. Birinci kişi de namaz ibadeti kesin olacakken, ikinci kişi de kesin olmuyor ve eşitsizlik oluyor, dolayısıyla bunlara, eğer bizim onlara sorduğumuz: Allah kişiyi (kişi) yönelmeden cüz’i iradesini kullanmadan ona namaz kıldırabilir mi? Şeklindeki sorumuza “Hayır kıldıramaz” demek durumunda kalırlar. Maturidiler kişi yönelmeden (kişide) Allah günah fiillerini yaratabilir mi? Şeklindeki sorumuza da aynı cevabı, yani kişi yönelmeden onda Allah günah işleme eylemi yaratamaz demeleri gerekir. Çünkü sonuçta ikisi birdir, eğer yaratabilir derlerse: Birinci kişide içki içmeyi kişi yönelmeden yaratırsa o kişi içki içmek zorundadır, onlara göre ikinci kişi de bu eylemi yaratmazsa o kişi bu içki içme eylemine ya yönelecek ya da yönelmeyecek demektir. Yani bir nevi ne olacağı onun seçiminde, halbuki buradaki örnekte birinci kişi mecbur içecek, ikinci kişi ise mecbur değil, seçme özgürlüğü var gibi oldu. Bu da eşitsizlik olur, birinci kişinin seçme özgürlüğü olamıyor, yani cebr oluyor, bütün bu anlatılanlar sonucunda Maturidiler kesin olarak şunu söylemek durumunda kalırlar. Kişi yönelmedikçe Allah kişi de günah işlerini de yaratamaz sevap işlerini de yaratamaz, demek durumundadırlar. Bu görüş sonucunda akla şu gelmiyor mu? Sanki kişisel olarak ben irade edip dilemedikçe Allah yaratmaz (dilemez), ben dileyince yönelince de Allah diler, yaratır.
Bir noktayı da burada açıklamak lazımdır: Peki bunlara göre kişi cüz’i iradesiyle yönelince Allah acaba bu kişinin dilemesi sonucunda o ameli yaratmaya mecbur mu yoksa yaratmasa da olur mu? Şimdi cevap arayalım: Eğer derlerse ki mecbur değil; bu onların görüşünü iptal eder, çünkü sonuçta siz bir şey yapmaya yönelseniz bile sonuç itibariyle o işi yaratıp, yaratmamak yine Allah’ın dilemesine ait olacağından siz istediğiniz kadar yönelin; misal karşı koltuğa oturma diyelim, Allah eğer yaratmak istemezse nasıl karşı koltuğa oturacaksınız? Çünkü size göre de fiilleri Allah yaratır, oturmak istiyordunuz gördünüz ki oturamadınız. Bu ise cebrden başka bir şey değildir, bu sefer onlar şunu demek durumuna düşüyorlar: ”Biz bir şeyi yapma hususunda ona doğru yönelsek Allah bunu yaratmaya mecburdur” bu ise Allah’a bir şeyleri yaratması hususunda ona vacip kılma olur. Yani onu bu işi yapması hususunda zorlamak olur. Alemlerin Rabbini kim birşey yapmaya zorlayabilir, çünkü bir şey yapmaya zorlanmak, zorlanan için kusur olur. Zira o başka bir şeyin kontrolünde ve güdümünde olmuş olur, sanki onu zorlayanlar onun varlığını hiçe sayıp onun yerine karar veriyor, yeri göğü var eden bir ilaha bu olay yakıştırılabilir mi? Bu konuyla alakalı daha kısa bir örnek: Diyelim Kur’an okumak üzere cüz’i iradesiyle kişi yöneldi ve iradesini o yöne sarfetti, bu anda Allah Kur’an okuma fiilini yaratmaya mecbur mu, yoksa yaratmayabilir mi? Eğer mecbur derseniz o zaman derim ki: Siz bu lafla Allah’a vacip kıldığınızı, yani onu icbar (zorlamak) ettiğinizi demeye getirdiniz. Çünkü vacip kılmak, istenen şey yapılmadığında yapmayanın ta’n edilmesini, kınanmasını gerektirir; bu Allah için imkansızdır. Çünkü Allah’ı hiçbir şey icbar edemez. Bir hadiste Resul-i Ekrem buyurdu ki: ”Allah’tan cenneti istediğinizde firdevs cennetini isteyin, çünkü Allah’ı hiçbir şey icbar edemez.”
*** “O peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık. Allah onlardan kimiyle konuştu, kimini de derecelerle yükseltti. Meryem oğlu İsa’ya da açık deliller verdik ve onu Ruhul Kudus (Cebrail) ile destekledik. Allah dileseydi onların arkasından gelen milletler, kendilerine açık belgeler gelmiş olduktan sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat anlaşmazlığa düştüler. Onlardan kimi inandı, kimi de inkar etti. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Ama Allah dilediğini yapar.” (Bakara 253)
Bu ayetle şöyle bir sonuca varıyoruz: Fiillerimizin Allah tarafından yaratıldığına; şöyle ki: Ayette o insanların eğer Allah dileseydi birbirlerini öldürmeyecekleri beyan edilince ve “Ama Allah dilediğini yapar” denince, biz bu öldürme olayının da Allah’ın dilemesi ile olduğunu anladık. Kişiler birbirlerini öldürürken hareketler yapar, kılıç çeker, silah atar, bunlar hep eylemdir. Demek ki bu öldürme eylemi Allahın dilemesiyleyse öldürmeye bağlı olarak bu kişilerin hareketleri de Allah’ın dilemesine bağlı demektir. Ne zaman ki biz kişinin hareketlerinin Allah’ın dilemesine bağlı olduğunu söylersek, bu hareketlerin Allah’ın yaratması ile olduğunu kabul ettik demektir.
Biz konuya devam edelim, yukarıdaki açıklamalardan “Fakat Allah dilediğini yapar” görüldüğü gibi, O dilediğini yapar. Siz hala mecburen Kur’an okuma fiilini yaratır derseniz bu ayeti inkar ettiniz. Çünkü O dilediğini yaptığını beyan ediyor, halbuki sizin dediğiniz olsa Allah sizin dilediğinizi yapmış olur. Bu sabit olunca ikinci şıkka bakalım: Eğer derseniz ki: “Tamam yaratmaya mecbur değil (Kur’an okumayı) cebr olur, çünkü ayette bildirildiği üzere “Ancak Allah dilediğini yapar” ifadesiyle Kur’an okuma fiilini sizde yaratmazsa nasıl okuyacaksınız? Ve mesela içki içmeyi sende yaratsa ne oldu? Sen Kur’an okumak istedin halbuki O sende içki içmeyi yaratınca, mecbur Allah’ın yarattığı şey meydana geleceğinden sen mecbur içki içeceksin. Gördün mü?
İkinci bölümü: Dediniz ki: ”Kişi cüz’i iradesiyle mesela içki içmeye yönelmiyorsa, o konuda içmeyi irade etmiyorsa Allah o fiili yaratmaz” bu ise “Fakat Allah dilediğini yaratır” ayetini yine inkardır, çünkü O yaratmaz demek yine O’nu zorlamak, kısıtlamak olur. O ne yaratıp yaratmayacağını sana mı soracak, danışacak sen kimsin? Sizin bu lafınız esasen şu manaya gelir: Ben dilersem O yaratır (diler), eğer dilemezsem, yönelmezsem O yaratmaz (dilemez) demek olur.
Hadisler
*** Huzeyfe’den
Allah Resulü buyurdu ki:
“Her ümmetin bir mecusisi vardır. Bu ümmetin mecusisi ise kader yok diyenlerdir. Onlardan ölenlerin cenazelerinde bulunmayın. Hastalananlarını da ziyaret etmeyin. Zira onlar Deccal’ın cemaatidir. Onları Deccal’e katmak Allah’ın üzerine bir hak olmuştur. (Ebu Davud)
*** Allah Resulü buyurdu ki: ”Allah’ın insanoğlu için takdir ettiği, zinadan nasibi mutlaka gelip o insanı bulacaktır.” (Buhari, Müslim)
*** İbn Ömer’in Şam da mektuplaştığı bir arkadaşı vardı. Abdullah (b. Ömer) ona şunu yazdı. Duyduğuma göre sen kader hakkında konuşmuşsun. Sakın bana bir daha bu hususta mektup yazma! Çünkü ben Allah Resulünün şöyle buyurduğunu duydum: ”Ümmetimin içinde kaderi yalanlayan bir takım insanlar olacaktır.” (Tirmizi, Ebu Davud)
*** Ubade bin es-Samit’den
“O ölürken oğluna dedi ki: ”Yavrum! Eğer sen başına gelmesi takdir olunanın mutlaka geleceğini; gelmemesi takdir olunanın da mutlaka başına gelmeyeceğini bilmedikçe imanın tadını tadamazsın. Ben peygamberin şöyle buyurduğunu duydum: “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir, ona “Yaz” dedi. “Ya Rabbi ne yazayım” dedi. “Kıyamete kadar olacak olan her şeyin kaderlerini yaz.” Yavrum! Ben yine peygamberden şöyle duydum: ”Kim bu inanç dışında ölürse o, benden değildir.” (Ebu Davud)
*** Cabir’den
Allah Resulü buyurdu ki:
“Biriniz kaderin hayrına da, şerrine de iman etmedikçe iman etmiş olmaz. Başına gelecek olanın mutlaka geleceğini, başına gelmemesi mukadder olanın da mutlaka gelmeyeceğini bilmedikçe (iman etmiş sayılmaz). (Tirmizi)
*** İbn Amr bin el As’dan
Allah Resulü buyurdu ki:
“Allah gökleri ve yeri yaratmadan ellibin yıl önce, Arşı su üzerindeyken yaratıkların kaderlerini yazmıştır. (Tirmizi, Müslim)
***İbn Amr bin el As’dan
Allah Resulü buyurdu ki:
“Allah yaratıkları karanlık içinde yarattı ve sonra onların üzerine nurundan gönderdi. Kime bu nurdan isabet etmişse doğru yola erdi. Kime isabet etmediyse saptı. Onun için ben diyorum ki; kalem Allah’ın ilmine göre vazifesini yapıp mürekkebi kurumuştur.” (Tirmizi)
*** Enes’den
“Kıyamet gününde şu dört kimse getirilecek: Yeni doğan, akıl hastası, fetret devrinde ölen, uzun süre yaşamış kendinden geçmiş ihtiyar. Hepsi ”Benim suçum nedir?” diye huccetini ileri sürüp konuşacaktır. Allah Teala - ateş boynunu uzatmış duruyorken - şöyle buyuracak: ”Ben kullarıma kendilerinden olan kişileri peygamber olarak gönderdim. Şu anda ben size kendi kendimin elçisiyim. Buraya girin bakalım!” alınlarına şaki yazılanlar: ”Buraya nasıl girelim, biz bundan kaçıyoruz” diyecekler. Alınlarına said yazılanlar oradan geçip hemen süratle oraya (cennete) girecekler. Allah Teala şöyle diyecek: ”Siz peygamberlerimi yalanlayacak ve daha çok masiyette bulunacaktınız.” Böylece bunlar cennete, onlar da cehenneme gireceklerdir.” (Ebu Ya’la ve Bezzar)
*** Muhammed İhsan Oğuz’un, (Kaza Kader) adlı kitabından birkaç örnek vereceğim. Kendisi Maturidi görüşünde olup, Eş’ari mezhebini yerden yere vurarak zalimlik şeklinde vasıflıyor. Ben burada, kendisi Maturidi olduğu halde bu görüşün esasen Mutezile ile beraber olduğunu itiraf eden yazarı göstereceğim.
--- Sayfa 114: Hukuk ve sorumluluk açısından bakıldığında bir hukukçu için ya bu Maturidiyye fikrini yahut Mutezile fikrini kabulden başka çare yoktur. Zaten Maturidilerle, Mutezile arasındaki fark, o kadar büyük bir fark değildir. Çünkü Mutezililer ”Kaderin hem insanın kasd ve seçimi üzerinde, hem de istemeye bağlı fiiller üzerinde etkisi yoktur.” derler. Maturidiler ise “Yalnız insanın kasd ve seçimi üzerinde etkisi yoktur fakat fiiller üzerinde etkisi vardır. Yani insan kendi fiilini kasdeder ve kazanır, Cenab-ı Hak yaratır…” derler. Bu iki fikrin bir sonuca varacağı bellidir. Aradaki anlaşmazlık sözde bir çekişmeden ibarettir.
--- Sayfa 66: Maturidiler gerçi Mutezileye pek yaklaşmışlar ve aradaki farkın şekilde ve sözde olduğu görünümünü vermişler ise de işin gerçeği böyle değildir. Çok açık ve ciddi ayrılıklar vardır. Onun için Cebriyye ile Mutezile arasında asıl orta yolu izleyen, Maturidiler olmuştur.
--- Yorum: Dikkat edilirse cebr ile kaderi inkar (serbestlik) arasında orta yolu izlediklerini iddia ediyor. Halbuki böyle şey olamaz. ”Ben hem özgürüm istediğimi yaparım, hem de mecburum” bu ifade iki zıddı birleştirmek olur ki batıldır. Fakat bunlar ısrarla kitaplarda bunu tekrarlarlar, biz orta yoluz diye; bakın yazar ne diyor, neyin itirafını yapıyor.
--- Sayfa 74: Maturidiler de, irade konusunda geçtiği üzere görünürde orta bir yol izliyorlar ise de, sonuç olarak (ve fakat sözü edilen kayıt ve şartlarla) Mutezile ile birliktedirler. Çünkü Hak’tan sapanlarda da bazı isabetli görüşler bulunur. Onu kabul etmekte dini bir sakınca yoktur.
--- Yorum: Yazar burada Mutezile’nin Hak’tan saptığını ancak görüşlerinin bazısının isabetli olabileceğini ifade ediyor. Tamam Allahın görülmesini reddetmeleri, bununla birlikte cisim ve mekanlı olmaktan tenzih etmeleri isabetli görüşleridir. Mutezile’nin sapık görüşleri var: Büyük günah işleyen eğer tevbe etmeden ölürse; “el menzile beynelmenzileteyn” görüşü vardır ki bu kişi ne kafir ne de mümindir, ama cehennemde sonsuz kalır; bununla beraber azabı kafirlerden hafif olacaktır. Kur’an’ a mahluk derler, Allah’ın iradesi hadis ( sonradan olan) derler. Ancak onların en fazla üzerinde durdukları ve kendilerinin bu kadar tanınmasına sebep olan görüşleri kaderi inkar etmeleri ve “Kullar fiillerinde özgürdürler” demeleridir. Bu gizlenemez, hal böyleyken yazar, “Onların görüşlerini almakta sakınca yoktur” diyor. Siz çevrenizdeki kişilere Mutezile denince ne anladıklarını sorunca size evvela “Kaderi inkar edenlerdir” şeklinde yanıt verirler.
--- Sayfa 102: Bir hadisten bahsolunuyor, aslında hadis cebr anlayışını anlatıyor. Diyor ki: İşte Hz. Ömer kaderi böyle anlıyor. Yapılan açıklamalardan anlaşılmış olacağı üzere Maturidiler de böyle anlamışlardır. Hatta, Mutezile’nin anladığı da başka bir anlayış değildir.
--- sayfa 113: Maturidiyye Fikirlerinin Önemli ve Özlü Bir İfadesi
Yukarıda irade konusunda geçtiği üzere Cenab-ı Hakk’ın eşyayı dilediği zamanda yaratması, ezeldeki takdirine, takdiri iradesine, iradesi ezeli ilmine, ezeli ilmi bilinen şeye bağlıdır. Bilinen şey ise, bizim kendi irade ve seçimimizle meydana gelecek fiillerimizdir.
--- Sayfa 112: Kaderi ikiye ayırıyor:
Kısım: Bahsettiğimiz irade kısmı yani, seçtiğimiz; oturup kalkmak, gülmek, yemek yemek gibi yapabiliriz de yapmayabiliriz de şeklinde vasıfladığı bölüm.
Kısım: Kişinin elinde olmayan güzellik, çirkinlik, boyun uzun kısa oluşu, doğal afetler gibi elde olmayan kısımlar diyor ve ekliyor: “Bu iki tür kaderden birincisinde insan kendi kaderini kendi belirler, tayin eder. Ezeli takdir böyle kararlaşmıştır. İstemeye bağlı olan fiillerin hemen hepsi bu türdendir. Söz konusu ettiğimiz kaderden asıl maksatta bu birinci tür kaderdir.
--- Sayfa 64: Soru, itiraz; Eş’ariyye’den, Maturidiyye’ye itiraz: Cüz’i iradeyi Cenab-ı Hakk’ın yaratmasından ayırarak “Başta ve doğrudan doğruya Allah tarafından yaratılmış değildir, insanın kendi yapması eseridir” demekle zorunluluktan kurtulunmaz. Çünkü siz de kabul ediyorsunuz ki Hak Teala’nın ilim ve iradesi, ezeli takdiri, her şeyi hatta istemeye bağlı fiilleri kapsamaktadır. Böyle olunca; insanların istemeye bağlı fiilleri de Cenab-ı Hakk’ın ilim ve iradesi, ezeli takdiri ile meydana gelir. Şu halde; bunun sonucu olarak, insan bütün fiillerinde, her hareket ve davranışında mecbur ve zorunlu demektir. Aksi halde; ezeli takdirin bozulması, Allah’ın iradesinin acizliğe, ilminin de bilgisizliğe dönmesi gerekir.
--- Cevap: Biz de kesin olarak inanırız ki her şey gibi insanların bütün fiil ve hareketleri, hatta cüz’i iradesi de Cenab-ı Hakk’ın ilim ve iradesi, ezeli takdiri ile meydana gelmektedir. Fakat bundan dolayı, öyle zannedildiği gibi istemeye bağlı fiillerde mecbur ve zorunlu olma gerekmez. İnsanlar hareket ve davranışlarında mecbur ve zorunlu olmaz. Çünkü takdir, iradeye; irade, bilmeye; bilme, bilinene bağlıdır. Yani bilme, bilinenin bütün şartları ve nitelikleri ile olduğu gibi keşfedilmesidir. Diğer bir deyimle; bilgi, bilinene uygun olan keşiftir. Bu hususta uygunluk bilmede aranır. Bilinene uygun olursa bilgi denir. Uygun olmazsa bilgisizlik denir. Bunun içindir ki; bilgi, bilinenin niteliğini değiştirmez; tam tersine ona bağlı ve uygun olur. Bilmenin, bilinen de hiçbir etkisi yoktur. Böyle olunca Cenab-ı Hak insanları irade ve kudret sıfatları ile bir fiili işleyip işlememekten birini tercih edip seçecek güçte kılmış, onların ileride ne gibi fiiller işleyeceklerini ezelde keşfederek bilmiş, keşfedip bildiği gibi onların kendi fiil ve hareketlerinin yine kendi seçimleriyle meydana gelmesini irade ve takdir buyurmuştur. Bu ise; hiçbir bakımdan insanın istemeye bağlı fiillerinin zorunlu olmasını gerektirmez.
--- Yorum: Buradaki bilmeden kasıt Allah’ın bilmesi; bilinenden kasıt ise kişinin cüz’i iradesi sonucu ortaya çıkan ve çıkacak olan eylemlerdir, amellerdir.
*** Mutezile mezhebinin ileri gelenlerinden Ebu Ali el Cübbai’ nin şöyle dediği rivayet edilmiş: ”Cebriyye’ye mensup kişi kafirdir. Cebriyye’ye mensup kişinin kafir olduğunda şüphe eden de kafirdir. Şüphe edenin küfründe şüphe eden de kafirdir.”
--- Yorum: Cübbai’nin burada kastettiği; her ne kadar metinde Cebriyye diyorsa da, esasen cebr (zorlama) itikadında olan herkese şamildir. İzah ettiğimiz gibi Eş’arilik’te cebr görüşündedir ve Eşariyye’de Cebriyye’dendir. Cebriyye mezhebi denildiğinde genelde kastedilen Cehmiyyedir. Cehm bin Saffan’ın kurduğu. Lakin Cehmiyye der ki: Kulun iradesi ve kudreti yoktur. Bazı fiillerin insana izafe edilmesi mecazdır. Gerçekte ise Allah’tan başka fail yoktur. Fakat bunlar da Kur’an’a mahluk diyor. Cennet ve cehennemin fani olduğuna ve ebedi olmadığına ve Allah’ın ilminin de hadis (sonradan olma) olduğuna inanıyorlar.
Ehli Sünnet Cebriyyesi (Eş’ari)
Eş’ariyye mezhebinin Cebriyye’den olduğu kelamda genel bir kanaat halindedir. Fakat Eş’ariliğin cebr telakkisi mutavassıt ve mutedil bir cebr anlayışıdır. Müfrit ve aşırı Cebriyyecilik Eş’arilik’te yoktur. Eş’ariler’e Cebriyye denilmesine sebep: ”Kulun kudreti vardır; fakat bu kuvvetin tesiri yoktur. Kul diler, irade eder, fakat kulun dileme ve irade etmesini, Allah’ın irade etmesi şarttır. Allah dilemedikçe kul dileyemez” demeleridir. Kesp: Kazanma demek olup Eş’ariler’e göre tanımı şudur: ”Kesp, kulun kudretinin, etkisiz olarak fiille birlikte bulunmasıdır.” Maturidiliğin kesp anlayışı bundan farklıdır. Çünkü onlara göre kesp - cüz’i iade - fiille tesir eder.
*** Razi: ”Ayetlerimizi yalanlayanlar karanlıklarda (kalmış) sağır ve dilsizlerdir. Allah kimi dilerse onu saptırır, kimi de dilerse onu da doğru yol üstünde tutar.” (En’am 39)
Mutezile’den Kabi diyor ki: ”Ayetteki sağır ve dilsizler ifadesinin o kafirlerin gerçekte böyle olmaları manası değil; hor ve hakir kılınmaları manasına geldiğini söylemiştir. Ayetteki “kimi dilerse onu saptırır” ifadesinin mecazi manada olmadığını, zira her ne kadar burada söz mücmel (kapalı), bırakılmış ise de bu hususun başka ayetlerde genişçe belirtildiğini söylemiştir. Bu ayetler şunlardır: “Allah zalimleri saptırır” (İbrahim 27); “Allah bununla ancak fasıkları saptırır.” (Bakara 26); “Hidayete ermiş olanların ise hidayetini artırır” (Muhammed 17); “Allah bununla rızasına uyanlara hidayet eder” (Maide 16); “Allah iman edenlere, o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder.” (İbrahim 27); “Bizim uğrumuzda cihad edenlere elbette yollarımızı gösteririz.” (Ankebut 69)
Binaenaleyh bu ayetlerle sabit olur ki hidayet ve dalaleti dilemek her ne kadar tefsir etmekte olduğumuz ayette mücmel (kapalı) ise de, diğer ayetlerde uzunca ele alınmış ve açıklanmıştır. Binaenaleyh bu mücmel ayeti, o açık ve tafsilatlı ayetlere hamletmek gerekir. Mutezilenin diğer te’villeri:
a- Ayetteki “Allah kimi dilerse onu saptırır” ifadesi; Allah o kimseye lütuf fiillerini vememesi manasındadır. Binaenaleyh bu kimseler o lütuf fiillerinden mahrum bırakılınca sağır ve dilsiz gibi olurlar.
b- Bu “Allah dilediği kimseleri kıyamet günü cennetin yolunu ve mükafatını bulmaktan saptırır. Cennete iletmeyi murad ettiği kimseyi de sırat-ı müstakim üzere kılar ki bu (sırat-ı müstakim) müminlerin cennete ulaşmak için girdikleri yoldur” manasındadır. Böylece Allah Teala’nın hidayeti sadece müminler için dilediği gibi, dalaleti de sadece cezaya müstahak kimseler için dilediği sabit olur.
--- Razi’nin cevabı: Bil ki Mutezililer’in kendisini zorlayarak yaptığı bütün bu izahlar, bu ayeti zahiri manasına hamletmek aklen mümkün olmasaydı güzel ve yerinde olurdu. Fakat kesin akli delil ile bu sözün ancak zahiri manasına hamledilebileceği sabit olursa böyle zorlanarak elde edilen izahlara başvurmak cidden uzak bir iş olur.
--- Yorum: Ben de derim ki amellerin, hareketlerin mahluk olduğu kabul edildiğinde zaten Mutezile’nin bu izahı düşer. Çünkü ”Allah zalimleri saptırır” (İbrahim 27) ayetindeki zalimlik, meydana gelen hareketler sonucu olacağından hareketleri de Allah yaratınca yine cebr olur.

zxzx
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye
Mesajlar: 53
Kayıt: 01 Ara 2008 [ 16:25 ]

Re: yazdığım kitap

Mesaj gönderen zxzx » 27 Kas 2016 [ 18:09 ]


*** Niçin cebirden başka yol olamayacağının akli delil ile isbatı: İnsanlar düşünüyor; her şeyi Allah bize zorla yaptırıyorsa bu işin, mükafat ve cezanın ne manası var? Bunu akıl kabul edemez, onun için başka bir şey olmalı deyip, kafasını o yönde zorluyor. Halbuki dikkat edildiğinde görülecek ki biz insanlar, amellerimiz, yer, gök yani kadim (ezeli) olmayan, sonradan meydana gelen her şey mahluktur. Çünkü sonradan meydana gelen her şey başka bir şeye muhtaçtır. Aksi halde yaratıcı olmadan meydana gelmesi lazım olur ki akıl bunu kabul edemez. Bu sabit olunca diyelim oturduğumuz yerden kalktık, bu harekettir ve hadistir. Bin yıl evvel böyle bir şey yoktu, demek bunu bir var eden olmalıdır, çünkü sonradan olan şeylerde, sebepsiz netice olmuyor. Siz düğmeye basmadan ışık yanıyor mu? İlla basmanız lazım, o zaman yanar. ışığın yanması sonradan meydana gelip yanması için sizin düğmeye basmanıza muhtaç olunca, sizin hareketiniz de sonradan meydana geldiğinden sizin yaratıldığınız gibi amellerinizin de yaratılması lazım gelir. Çünkü yoktan varetmek ilahlık olduğu gibi hareketi yaratmakta (meydana getirmek de) ilahlıktır. Çünkü olan bir şeye etki etmek ve onun şeklini, durumunu değiştirmek vardır. Değişebilen, bozulabilen her şey hadistir. İlah hakkında böyle değişme, vasfını değiştirme olmaz. Çünkü ilahlık kadim olmayı gerektirir. Zira kadim olmazsa o halde onu da etkileyecek, meydana getirecek yeni şey lazım. Bu teselsül (zincirleme) olup batıl olur, kabul edilemez. Bir şeye etki etmek etki edilende yaratılmayı gerektirir. Cama yumruk atarsan, kırılır. Bakın camın yapısı değişti. Artık kırık cam denir oldu; bu ise evvelden olmayan bir şeydi, yaratılması lazım. Aynı şekilde sizin o yumruk atma işleminiz de bir dakika önce yoktu, o da sonradan meydana geldi. O halde düşünelim; Allah yeri göğü, her şeyi yaratınca bunların varolmaları Allah’ın yaratmasına bağlı oldu, peki Allah insanları ve cinleri mükellef tuttu, halbuki gördük ki onların varolması ve sonradan yapacakları her şey Allah’ın yaratmasına muhtaç olunca misal, namaz kılın diye emir veriyor ve kılan için mükafat, kılmayan için ceza olduğunu beyan ediyor. Halbuki namaz bir ibadet olup hareketlerden oluşur ve hareket sonradan olup kendi kendine meydana gelemez, bir etki yapana, onu varedene muhtaçtır. Varetme ise uluhiyettir, ilahlıktır. Şimdi burada geriye şu kaldı; bu hareketi ya insan kendi yaratacak bu ise ilah olma demektir. Allah’a yaratma işinde ortak olma demektir, ya da Allah yaratacak. Yaratma ancak Allah’a mahsus olduğundan O’nun yaratması lazım. Demek ki Allah bize namaz kıl şeklinde emir veriyor; kılmazsak tehdit ediyor, halbuki bu ameli O yaratacak başka yol yok, var diyen yaratma hususunda Allah’a ortak koşmuştur, kafir olmuştur. Bütün bunlar sabit olunca insanın “eğer biz yaratıldıysak mükafat ve ceza varsa özgürlük lazım, aksi halde bu zalimlik olur” deyip cebrden başka yol aramaları yanlış oluyor. Çünkü bu dediklerinin olması için
1- Kişinin kendi yaptıklarının, kendi tarafından yaratılması ve meydana getirilmesi gerekir ve Allah’ın bu konuda hiç karışmaması lazım.
2- Allah’ın geleceği bilememesi lazım. Çünkü Allah o kişinin yapacaklarını, o kişi yaptıklarını yaratmadan (meydana getirmeden) önce bilirse, o doğmadan onun kafir veya mümin öleceğini biliyor olması gerekir. Ve işin sonu, bu yaşatmanın sonu, başlamadan bütün tafsilatıyla biliniyorsa o halde buna deneme, sınama denemez. Çünkü deneme bir sonucu ortaya çıkarmak için yapılır, dolayısıyla bu dünya deneme, imtihan dünyası değildir. Eğer sonuç baştan biliniyorsa buna deneme denmez. ”O amel bakımından hanginizin daha iyi olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı” (Mülk 2), (Bu ve benzeri ayetler ile ilgili izahlar ilerde gelecek.)
Not: Bu ikinci açıklama hakkında onların ne dediğini biliyorum. Onların dedikleri şudur: ”Allah’ın ilerde ne olacağını bilmesi deneme yapmasına aykırı değil, çünkü ilim maluma (bilinen) tabidir. Yani Allah’ın ilmi, sonradan meydana gelecek olan bilinen şeye tabidir ve ona tesir etmez. Bu surette de cebr olmaz. Allah onların ilerde ne yapacağını bildiği için Levhi Mahfuza onların yapacakları şeyleri; ta ki cennetlik ve cehennemlik olduklarına kadar yazmıştır. İşte bu yönüyle Allah’ın bunu bilmesi olacak şeylere tesir etmez, dolayısıyla cebr yoktur” derler. Şimdi onların bu iddialarına cevap veriyorum: Bu cevabı bulmam altı sene sürdü…
Halbuki onlarda kabul eder ki fiillerimizi, amellerimizi yaratan Allah’tır. Onların ”Allah o kişinin ilerde ne yapacağını biliyordu” ifadesi aslında şu manaya gelir. Yani (Allah ilerde kişide hangi amellerini yapmasını (yaratacağını) bilir) demek olur ki onların demek istediklerini çürütür. Çünkü kişinin ilerde ne yapacağını, yani onda hangi amelleri yaratacağını (yaratmadan evvel) bilir demektir ki, Maturidiler’in ısrarla vurguladıkları “ilim maluma tabidir” lafıyla kasdettiklerini havada bırakır. Nedeni onlar bu lafla şunu kastederler: İlim, yani Allah’ın ilmi, maluma yani bilinene tabidir. Bu bilinen ise onlara göre kişinin cüz’i iradesi sonucu meydana gelecek olan hareket ve oluşlardır. Bu görüşe göre Allah’ın ilmi, yani ilerde ne olacağını bilmesi, bu bahsettiğimiz cüz’i irade sonucu oluşan eyleme hiçbir tesir yapmayıp onu keşfeder, algılar manasındadır. Halbuki işaret ettiğimiz bu görüşe göre (Yani Allah’ın kişi de hangi amelleri, hareketleri yaratacağını (yaratmadan evvel) bilir demek) “ilim maluma tabidir” lafıyla kastedilenin aldatma olduğunu gösterir. Çünkü onlar bu lafın arkasına sığınıp cebr düşüncesini düşürmeye çalışıyor, kafaları karıştırıyorlar. İşaret edilen görüşe göre Allah zaten kişiler de yaratacağı fiilleri biliyor olur. Ve Allah’ın varedeceği şeyi bilmesi, daha nasıl bunların bahsettiği manada olup; maluma Allah tesir etmez denir. O meydana gelecek olan malumu da zaten yoktan varedecek olan Allah’tır. Allah’ın yaratacağı şeyi bilmesi zaten mutlak güç, kudret ve dilemenin ona ait olduğunu gösterir. Daha hala, kulun fiili sanki Allah’ın yaratmasından ayrıymış gibi “ilim maluma tabidir” deyip, sanki Allah hiç karışmıyor da, kendi kendine meydana geliyor, Allah da onu ilerde olacağından keşfediyor manasını kastediyorlar.
Bu son konunun bir özeti: Bunlar diyor ya; “İlim maluma tabidir”, sanki olacak olan malum Allah’ın yaratmasından ayrı ve bağımsızmış gibi bir hava verip, “Allah onları biliyor, keşfediyor ve Allah’ın bilmesi, maluma tesir etmez” diyorlar. Halbuki malum olarak kastettikleri şey hadistir, sonradan olacaktır ve her sonradan olacak şey bir yaratıcıya muhtaçtır, yani mahluktur. O halde bu bahsedilen olacak olan malumu kim yarattı? Allah mı yoksa kişiler mi? Yaratmak ancak Allah’a mahsus olduğundan o malumun da Allah tarafından yaratılacak olması lazım gelir. Böyleyken, Allah yoktan varederek istediği şekli, vasfı vererek yaratacağı şeylere, nasıl tesir etmez denir? ”Allah dilediğini yaratır, seçer. Onların seçim hakkı yoktur.” (Kasas 68) Bu öyle bir üç kağıttır ki, niceleri bunu yutmuş ve yutmaktadır. Onlar ise bu lafla sanki; kasdedilen malum kendi kendine meydana geliyormuş ya da gelecekmiş gibi, Allah ile bütün bağı bu noktada kesiyorlar ve olmuş bitmiş bir olayın (ya da olacak bitecek bir olayın) Allah tarafından hiçbir etki olmaksızın algılanıp, farkına varılarak Levhi Mahfuza yazılmasından ibarettir diyorlar. Böylece kendilerince; hem imanın şartı olan kadere inanıp, hem de cebr inancını inkar edici bir görüşü benimsiyorlar. Kendilerini kandırıyorlar!
*** Kur’an’da biz hem cebr ayetlerini hem de özgürlüğün olduğunu akla getiren ayetleri görüyoruz. Önümüzde üç seçenek var; ya bu ayetleri hiç te’vil etmeden direk alıp o şekil bir kader anlayışı oluşturacağız, bu batıldır. Çünkü kişi aynı anda hem bir şey yapmaya mecbur olup, hem de özgür olamaz. Geriye kalan iki seçenekten birincisinde ihtiyar ayetlerinin zahirini (görünüşte) alıp cebr ayetlerini te’vil edeceğiz. İkincisinde ise cebr ayetlerinin zahirini alıp özgürlüğün olduğunu akla getiren ayetleri te’vil edeceğiz. Biz (Bakara 286.) ayetteki ”Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazla yük yüklemez” ifadesinin mutlaka te’vil edilmesi gerektiğini söyledik. Çünkü güç üstünde yük yüklemenin (teklif-i mala yutak) caiz olduğunu akli ve nakli delillerle ispatladık. Hep tekrar ettik; Ebu Leheb’in cehenneme atılacağı Tebbet suresinde vardı ve Ebu Leheb kafir öldü. Kur’an’ın Levhi Mahfuzda olduğunu ayetlerden öğrendik, o halde Levhi Mahfuz da Ebu Leheb’in kafir ölüp cehenneme atılacağı vardır. Halbuki levhi mahfuz ”Yeryüzünde ve nefsinizde başınıza gelen hiç bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta olmasın” (Hadid 22) buyurularak açıklandığına göre musibetler yaratılmadan evvel levhi mahfuza yazılmıştı. Demek ki Ebu Leheb yaratılmadan, Kur’an Hz. Peygambere nazil olmadan önce, cehenneme gideceği hükmü yazılmıştı. Halbuki Ebu Leheb’e iman etmesi emredilmişti. O nasıl imanlı ölecek? Ve iman edemeyeceğini bile bile Ebu Leheb’i iman etmekle sorumlu tutmak teklif-i mala yutak olur. Binaenaleyh ”Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazla yük yüklemez” ayetinin te’vil edileceğini anlamış olduk ve teklif-i mala yutak caiz olunca zaten sonuç olarak cebr düşüncesi kabul edilmek durumunda kalınır. Çünkü Maturidiler ve Mutezililer “teklif-i mala yutak caiz değildir” demişlerdir. Biz bu ayeti te’vil etmek durumunda kalıyorsak, anlarız ki bütün özgürlüğü çağrıştıran ayetleri te’vil etmek zorundayız. Dolayısıyla bizim için, cebr ayetlerinin zahirini alıp, özgürlüğü çağrıştıran ayetleri te’vil etmekten başka yol kalmıyor.
*** İnsanların bazısı Amentüyü söylerken, “Bilkaderi Hayrihi Ve Şerrihi Minallahu Teala” diyor. Hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğini ifade ediyor. Peşine bunlara dense ki: “İçki içmekte haram olup, şerdir. Peki o zaman o da mı Allah’tan, yani içkiyi zorla Allah mı içiriyor?” Bu sefer ekseri insanlar lafı değiştiriyorlar “Hayır” diyorlar.
*** Şeytanın da esasen kendi yaptıklarında özgürlüğü yoktur. Çünkü o cindir ve amelini yaratamaz. Allah meleklere ve cinden olan İblis’e, Adem’e secde etmelerini emretti. Ve İblis’in secde etmesini dilemedi, onda isyanı yarattı; bu sefer iblis mecburen secde edemedi. Bunun üzerine Allah onu azarladı ve onu cennetten kovdu. Sonra Allah Adem ve Havva’ya cennetteki belirlenmiş ağaçtan yemelerini yasakladı, eğer yerlerse zalim olacakları şeklinde tehdit etti. Fakat onların yemelerini irade etti ve onlara zoraki yasaklanmış ağaçtan yedirtti. Onlar da mecburen yediler. Bu sefer onları, yedikleri için cennetten çıkarttı. Sonuç olarak Allah’ın, şeytan’a, Hz. Adem’e secde etmesini emretmesi de teklif-i mala yutaktır. Çünkü o Allah’tan bağımsız amel etmeye muktedir değildi. İşte cebr düşüncesinin varıp dayanacağı hususlardan bir örnek. İşte bundan dolayı kişiler çoğunlukla cebr anlayışını kabul etmiyorlar veya etmemek için her çareye başvuruyorlar.
*** ”Sizi de, yaptıklarınızı da Allah yarattı” (Saffat 96) ayetinde, “yaptıklarınızı da” ifadesi putlara raci olsa bile put bir odun veya taşın yontulması sonucu şekil almasıydı. (insanın şekillendirmesi) Bu ayetteki “yaptıklarınızı da” ifadesi böyle alındığında “Putları yaratan Allah’tır” demek olur. Halbuki putlar oyulmuş, yontulmuş, işlenmişti. O halde putları Allah yaratınca odunun, taşın şekillenmesine vasıta olan kulun fiilleri, yaptıkları buna bağlı olarak mahluk olur. Bize karşı olanlar hep; bu mühürleme, saptırma gibi cebr ayetlerinin; yoldan çıkmış, yanlışlar yapmış, fasık, zalim kişilerle alakalı olduğunu söylüyorlar. Halbuki zalim ve fasık tabirleri ancak bu gibi şer işleri yapanlar için kullanılır. Kişi içki içer fasık olur; bu eylemdir, ameldir. Kişi haksızlıkla bir mümini döver zalimdir, bu da eylemdir. Binaenaleyh (Saffat 96.) ayette, bu bahsi geçen eylemlerinde mahluk olduğu (dövme, içki içme) sabit olunca onların bu görüşleri düşer.
*** Bakara 253, Saffat 96 ve diğer ayetlerden amellerin, yaptıklarımızın mahluk olduğu sabit olunca, bu amelin oluşumunun ancak Allah’ın yaratmasına bağlı olduğu ortaya çıkar. Ve Allah’a bağlı bir şeyde (yaratıcılık) kulun etkisi yoktur. Çünkü kul yaratamaz; hal böyle olunca Allah kişi de fiili yaratınca kul buna engel olamaz. Zira Allah’ın yarattığı meydana gelir, tahakkuk eder. Kul onu yapmaya mecbur olur ve tersi olarak Allah o kişi de ameli, hareketi yaratmazsa o kişi hareket edemez, zira eylemler mahluktur, kulun bunda tesiri yoktur, mahluk ise yaratıcı olamaz. Sözün özü; Allah sen de ameli yaratırsa onu engelleyemezsin, eğer sen de ameli yaratmazsa sen bir şey yapamazsın. Halbuki namaz kılmayı insanlara emretti, namazda ise hareketler var, hareketler mahluk olunca senin bunda etkin olmaz. Yani sen ameli yapmaya tekbaşına, Allah o ameli yaratmadan kadir olamıyorsun. Allah’ın sana namaz kılmayı emretmesi teklif-i mala yutak olur. Çünkü ancak O dileyip yaratırsa namaz kılabilirsin. Böylece senin tek başına yapmaya kudretin olmayan; (Allah’ın yaratmasından bağımsız olarak) hareket etmeye bağlı olarak, sana Allah hareket etmeni ve secde etmeni emrediyor. Halbuki sen buna tek başına kadir olamazsın. Aksi düşünülse yani kişi buna kadir olup Allah onda ameli yaratmadan namaz kılabilse bu sefer kişinin amelini yaratması lazım gelirdi. Öyle olsaydı, kişiler de ilahlık vasfı kazanmış olurdu ki Allah’ın yaratmada ortakları, benzerleri olmuş olurdu. O halde hareket etmeye kudreti tek başına, ferdi olarak gücü yetmeyen kişiye Allah’ın namaz, oruç gibi her çeşit ibadeti ve iman etmekte buna dahil,
çünkü o da mahluktur. Bu gibi şer-i mükellefiyetleri yüklemesi açıkca teklif-i mala yutaktır. Bu da anlaşıldığında kişinin kendini özgür sayabildiği bir anı dahi olamaz! O zaman anladık ki kişi ne yaptıysa mecbur yaptı, ne yapmadıysa mecbur yapmadı.
*** (Hadid 22.) ayet ile şöyle bir istidlal yapabiliriz: Şimdi musibetlerin mahluk olduğu sabit. Bir mümin yolda yürürken taşa ayağı takılsa düşse bacağı yara olsa bu bir musibettir. Ve bunun meydana gelişinde yerde hareketsiz duran taşa takılma var. Demek ki bu olayda yürüme ve hareket var. O halde buna musibet demek için bu yürüme eylemi şart, çünkü bu olmazsa kişi taşa takılmayacaktı. Bunlar sabit olunca, bunun meydana gelmesine sebep olan yürüme hareketinin de Allah tarafından yaratılması gerekir. Eğer yürüme hareketi mahluksa bütün yaptıklarımız mahluk olur, çünkü hepsi hareket olmada ortaktır.
*** Kitap: İslam ansiklopedisi 7. cilt
--- Sayfa 406: Maturidi ve Eş’ari mezheplerinden bahsediyor ve diyor ki: “Bu ayrılıkların ehemmiyetsiz olduğu sık sık söylenir ise de , hiç de öyle değildir. Eşari Allah iradesini mutlak olarak muhafaza etmek istiyordu. Ne olursa olsun yapabilirdi ve bir şey Allah istediği için “iyi” idi. Maturidi ve taraftarları insanın mükafatlandırıldığı ve cezalandırıldığı amellerine mütaallik bir cüz’i irade (ihtiyari) olduğunu kabul eder. Mukadderat ile cüz’i irade arasında bu esaslı mübayeneti izah için bir teşebbüs yapılamaz; bunlar tamamiyle mutezad oldukları halde, müsavi vakalar imiş gibi yan yana beyan edilmektedir. Bir Maturidi’nin “Muhakkak (Hakkan) müminim” demesi mümkündür, fakat bir Eş’ari ancak ”Allah isterse müminim” diyebilir. (müteallik: bağlı, ilgili; mukadderat: alın yazısı; mübayenet: ayrılık, zıddıyet; müsavi: eşit, denk)
--- Yorum: Görüldüğü gibi bir ansiklopedi de bile bu konunun içyüzü dile getiriliyor. Ve Maturidiler’le, Eş’ariler’in arasındaki farkın hiç de öyle söylendiği gibi ehemmiyetsiz bir ayrılık olmayıp, birleşmeleri imkansız görüşlere sahip oldukları açıkça beyan ediliyor.
*** Hanefi fıkıh kitabı ki çok meşhur: Fetevayi Hindiyye, Maturidi itikadıyla yazılmıştır. 4. cilt 310. sayfada “Küfrü gerektiren haller “ kısmında şu fetva vardır: “İman yaratılmıştır diyen kimse kafirdir” bakın ifadeye! Halbuki bu kitapta imanın mahluk olduğunu defalarca gördük, akli ve nakli deliller bunun böyle olduğunu gösteriyor. Misal olarak ”Allah izin vermedikçe kimse iman edemez” (Yunus 100) ayetinde iman etmenin yalnızca Allah’ın dilemesine bağlı olduğu ve bunda kulun tesiri olmadığı sabit olur. İman eğer Allah’tansa mahluk demektir, bunun benzeri bu kitapta çokça geçti. Maturidiler ne yapıyor? Bütün bu delilleri görmezden geliyor ve inkar ediyor. Dahası bu delilleri kabul edip inananlara da kafir diyorlar. İnanmak lazım gelen bir itikada inandı diye bir kişiyi küfürle itham etmek ise İslam inancına küfür demek olur ki, bunun adı da kafirliktir. Yani ne oluyor: Eş’ariler iman mahluk diyor, Maturidi mezhebiyle ilgili bir kitap ise “iman mahluk diyen kafirdir” diyor. Hal böyle olduğu halde piyasada kaderle ilgili yazı yazanların tamamına yakını “Bu iki mezhep kardeş gibidir, aralarında çok az ayrılık vardır” deyip duruyorlar.
*** Bazen bir olay olur, deriz ki: “Ben bu anı sanki önceden yaşadım; her şey yerli yerinde.” Halbuki siz daha önce öyle bir olay yaşamamıştınız ve kişiler geleceği bilemez (Allah’ın bildirdikleri müstesna) o halde nasıl böyle bir düşünceye varıyoruz. Bu cebr görüşünün kanıtıdır. Çünkü bu olaydaki şeylerin hepsinin tesadüfen öyle olması imkansızdır. Yani bir mekanda aynı kişiler ile aynı kelimelerin konuşulması, birinin bağırması, hepsi aynı anda ve milimetrik şekilde aynı. Eğer bu olay Allah tarafından yaratılmış olmasa, (cebr olmasa) herkes kendi kafasına göre davransa, farzı muhal özgür olsa, böyle şey olamaz. Böyle milimetrik uygunluk olamaz. Hem zaten farzı muhal, olsa bile siz bunu önceden aynen yaşamış gibi bilemez ve böyle düşünemezsiniz. Geriye tek seçenek olarak siz bu olayı yaşarken Allah siz de sanki böyle bir anı yaşamışçasına kesin bir gerçek gibi biliyormuşçasına bu duyguyu sizde yaratıyor. Halbuki bu bir düşüncedir, siz düşündünüz ama bakın siz geleceği bilemezsiniz. O zaman bu düşünceyi sizde Allah yaratıyor demektir. Bu bahsettiğimiz bir düşüncedir; binlercesinden biri. Peki bunu sizde Allah yaratınca, o zaman sizin bütün düşüncelerinizi de Allah yaratmış demektir; keza konuşmalarınızı da, çünkü bu olayın peşinden deriz ki: ”Ben bunu daha önce yaşadım gibi biliyorum“ bakın bunlar kelime, konuştunuz o düşünce sonrasında; o düşünceyi Allah’ın yarattığı sabit olunca buna bağlı olarak konuşmanız, sesler, dudak hareketleriniz de Allah’ın yaratması ile oldu demektir. Şunu soruyorum bu düşünceyle sizin cüz’i irade, ihtiyar, yönelme dediğinizin farkı nedir? Yönelme, isteme düşünceyse bu da düşünce, biri mahluksa diğeri de mahluk; bu ikisini ayırmada deliliniz nedir?
*** Size göre Allah aklı başında olan herkesin iman etmesini istiyor mu? İstiyor derseniz, halbuki çok insan iman etmedi. Buna göre Allah’ın irade ettiği, dilediği şeyi elde edemediğini söylemek gerekir ve sizin dediğinize göre bunu elde edememiştir, o halde Allah’ın aciz olduğunu söylemek gerekir.
*** Yolda giderken bir kişi düşünüyor; “eve mi gideyim yoksa arkadaşlarla mı buluşayım?” Şimdi size göre (Maturidilik) bu kişi istediğini seçer ve Allah’da onu yaratır değil mi? Çünkü siz böyle söylüyorsunuz. Diyelim o kişi arkadaşlarıyla buluşmaya gitti; orada bir tartışma oldu, kavgaya dönüştü ve bir kişi öldürüldü. (O kişi öldürdü) Bakın biri öldü nasslara göre (ayet-hadis) Allah’ın izni, dilemesi olmadan kimse ölemez ve gelen ecel ileri geri gitmez yani ecel birdir o anda ölen adam nasslara göre ölmek (öldürülmek) zorundaydı. Şimdi sizin görüşünüze göre bu kişi eve mi yoksa buluşmaya mı gitmesi gerektiğinde özgür olsa ve eve gitseydi bu öldürme, öldürülme nasıl olacaktı. Sizin de kabul ettiğiniz gibi fiilleri Allah yaratır, silah çekmekte bir fiildir. Peki bu adam eve gitseydi, ölen kişi nasıl ölecekti. Ve belli vakitte tam zamanında…
Demek ki nasslara göre bu adam tam vaktinde ölecekse, onu kastettiğimiz adamın öldürmesi lazım yani zorunlu, bu böyle olunca öldüren kişi daha nasıl eve dönecekti; çünkü gitse ölen kişi nasıl ölecekti? Öldüren orada olmayacaktı. O halde tek çare öldüren kişinin orada olmasıydı. Bu da ancak cebr ile olur. Böylece herşey birbiriyle alakalı ve birbirine bağlı olmakla her şey bir ölçü içerisinde yürür. “ Doğrusu biz, her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır” (Kamer 49)
*** A kişisi muz yiyor ve yirmi metre ileride çöp kutusu var; fakat o kabuğu yer atıyor; şimdi soruyorum bu adam cüz’i iradesiyle bu işi seçmede özgür müydü? Evet diyeceksiniz, peki on dakika sonra B kişisi yolda yürürken istemeden, düşünmeden, elinde olmadan kabuğa bastı ve düşüp kafasını çarptı, beyin kanaması geçirdi, hastanelik oldu. Soruyorum B kişisi bu olayda, bu işi isteyerek, yönelerek mi yaptı? Hayır. Peki bu yürüme esnasında düşme, kafasını yere vurma hareketini sizin de kabul ettiğiniz gibi Allah yarattı; o halde bu olay, kulun etkisi olmadan meydana geldi kabul mu? Yani cebr, Allah bunu yüzde yüz istedi öyle mi? Siz karışmadınız, tamam mı? Bu da tamam oluca B’nin düşmesinin meydana gelebilmesi için A’nın kabuğu yere atması gerekiyordu. Görünüşte baktığımız zaman kabuğu çöpe atsa, B kayıp düşmeyecek, kafasını yere çarpmayacaktı. Halbuki kafasını yere çarpması bir musibettir ve (Hadid 22.) ayet dolayısıyla bu musibet kişi dünyaya gelmeden, yaratılmadan takdir edilmiş, yazılmıştır, kitaptadır. Allah’ın takdir ettiği musibet başa gelir; aksi halde Allah için cahillik ve acizlik olur. Yani her halukarda B kişisi yere düşmek zorundaydı ama bunun için A’nın kabuğu atması gerekli olur, çünkü o atmasa öbürü nasıl düşecek, kafasını kıracak? Hep zincirleme birbirine bağlı; ama siz dediniz ki A isteseydi kabuğu çöpe atardı yani atmak isterdi Allah da o fiili yaratırdı. Binaenaleyh sizin de kabul ettiğiniz gibi B’nin düşmesinde istemesinin etkisi yoktu ve bu musibet de meydana gelmek zorundaydı. Durum böyle olunca biz şunu anlarız ki aslında sizin kaderi zorunlu olaylar ve ihtiyari olaylar şeklinde ikiye ayırmanız da batıl olup esasında hepsi cebr ile oluyor.
*** Kur’an’ın mahluk olmaması yönüyle yapılan istidlal: Kelamullah olması yönüyle kadimdir, ezelidir. Biz Müddesir suresinde, Velid bin Mugire için inen ayetler de onun cehenneme atılacağını buluyoruz. Bu adam mahluk olmakla sonradan olmadır, ancak hakkındaki hüküm ise ezelidir; şimdi bu adam nasıl imanlı ölecek? Zira siz Maturidiler de Kur’an’a mahluk değil diyorsunuz.
*** Bazen belli kişilere karşı içimizde nefret veya sevgi hissederiz. Bu kinin nedenini bazen anlayamayız; bu kin olunca da o kişinin iyi yanlarını göremeyiz, görmek istemeyiz, tersi de geçerli. Birini sevmek isteriz ama yapamayız, demek ki sevgi ve nefret de kişinin özgürlüğünde değil. Birden birine karşı nefret hissi oluşur, nedenini bilemeyiz daha sonra o kişiyi kolay kolay sevemeyiz, bazen de birini görürsün seversin halbuki nedeni yok, oldu bitti. Bunlar ise bir tercihtir, nedenini bilmeden tercih nasıl olur? Demek ki bu duyguyu bizde Allah yaratıyor, tesirimiz yok.
*** Ateist olan Turan Dursun’u örnek göstermemizin nedeni bu mezheplere tarafsız olması ve düşüncelerini gizlememesi, açık bir şekilde ifade etmesidir.
Kitap: Din Bu 3 (148-149-150. sayfalar) yazar: Turan Dursun
“Kısacası “irade” karşıya çıkan seçeneklerden birini seçmedir ya da seçebilme gücüdür. İradesi olan bir seçim yapar. Onu ya da bunu, şu yönü ya da bu yönü, şu biçimde ya da bu biçimde, olumlu ya da olumsuz doğrultuda seçer. Ne var ki Kur’an ayetlerinin hiçbir yoruma yer kalmayacak biçimdeki açık anlatımlarına göre insanın böyle bir seçim yapabilmesi ”Tanrı iradesine”, ”Tanrı’nın dilemesine” bağlıdır. Şimdi buna ilişkin ayetlerden hiç değilse bir kesimine göz atalım “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” (İnsan 30)
--- Yorum: (Burada birkaç cebr ayeti vardı)
Bu ayetlerin açıklamasıyla, insanın bir şey yapma ya da yapmama özgürlüğü şöyle dursun; bir şeye yönelme, bir şeyi dileme, isteme özgürlüğünün bile verilmediği son derece net biçimde anlatılıyor. Çünkü bu ayetlere göre herhangi bir konuda ”Tanrı dilemeli” ki insan da dileyebilsin. İnsanın dilemesini, istemesini Tanrı dilemiyor, istemiyorsa insan dileyemez, isteyemez. İnsan iradesine özgürlük tanımayan bu ayetleri yorumlamada nasıl zorluk çekildiğini ve bu zorlamalı yorumların nasıl bir komedi durumu aldığını görmek için Akaid (Kelam) kitaplarına şöyle bir göz atmak yeter. (Örneğin bkz. Ebu Mansur-il Maturidi, Kitabu’t-Tevhid Arapça İstanbul 1979) Bu doğrultuda Kur’an’da pek çok ayet var. İslam kelamcısı ”Tanrı dilediğini yapar” (Hud 107) ilkesini benimsemiştir. Tanrı dilerse insan iradesini iyiye, dilerse kötüye yöneltir. Anlatılan bu. Bu benimsenince de ”insan iradesi” havada kalır. Cebriyye mezhebi ayet ve hadisleri göz önünde tutarak insanin iradesizliğini kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu mezhebe göre insan cansız varlıklar gibidir. Kesmeye yarayan bir bıçağın, yelden sallanan bir ağacın ya da savrulan bir nesnenin, açılıp kapanan bir kapının nasıl özgürlüğü yoksa insanın da bir şey yapma ya da yapmama özgürlüğü yoktur. Ne yapıyor ya da yapmıyorsa zorunlu olarak yapıyor ya da yapmıyor. Eş’ari mezhebinin görüşü de buna yakın olduğu için orta dereceli bir zorunluluk (el Cebru’l-mutavassat) görüşü savundukları kabul edilir. Maturidi mezhebi zorlamalı yorumlarla insan iradesini biraz kurtarma çabasını gösterir. Mutezile mezhebi biraz daha çok gösterir bu çabayı. Ne var ki Kur’an’ın “Tanrı” sının ayetlerdeki açıklamaları karşısında ”insan iradesini” kurtarmaya yönelik hiçbir çaba bir şeye yaramaz.
*** İnsanlar dua ederken ne diyor? ”Allah’ım bizi kötü yola düşürme, yanlışa düşürme, Allah kimseye muhtaç etmesin” demek ki kötü yola, yanlışa düşüren kim? Bu laflara göre Allah insanları kötü yola düşürebilir ve de başkalarına muhtaç edebilir öyle mi? Cebr olur.
*** A kişisi derse ki: “Ben dilediğimi yaparım”. Fakat bu kişinin yanında B kişisi olsa, A kişisi, B’nin her isteğini, emrini yerine getirse; otur derse oturur, kalk derse kalkar yani ne derse iki etmez buna rağmen hala “Ben dilediğimi yaparım” derse bu söze gülünmez mi? Gülünür ve kimse ciddiye almaz değil mi? işte Maturidiler bundan daha fenasını Allah için söylüyorlar, değil insan için hayvan için bile, Allah onlar neyi isterse iki etmez demeye getiriyorlar. İnsan için ise gizlemeye lüzum bile hissetmeden ”ilim maluma tabidir” ifadesini kendi görüşlerine paravan olarak kullanıyorlar ve “Allah’ın iradesi, dilemesi; kulun dilemesine tabidir) diyorlar, bundan çekinmiyorlar.
*** (Galu Bela ) ayetiyle alakalı olarak bana cebri tenkid için sorulan sorulara yanıt: Allah bu zürriyetleri çıkardığında ve soruyu onlara yönelttiğinde bu çıkarılmış zürriyetler mahluk muydu? Denecek ki evet. Peki bunlar (Bela) derlerken bu sözleri mahluk muydu? Denecek ki evet. Sonuç olarak bunlar mahluk, hadis ve verdikleri yanıtta mahluksa iş cebrdir. Çünkü Allah’ın yarattığı bir şey de kulun ortaklığı ve tesiri olmaz.
*** Olan, meydana çıkan şeyleri Allah dilemiştir. O zaman kafirlik, zina, içki içme, namaz kılma, hacca gitme, adam öldürme, su içme, sigara içme bunlar meydanda olduğuna göre demek ki bunları da Allah diledi demektir. Dilediğini yapamayan aciz olarak vasıflandığına göre ve Allah için acizlik muhal olduğuna göre, bu saydıklarımı ve diğerlerini Allah’ın dilemiş olduğu sabit olur.
*** Kur’an’ı anlamasınlar diye kalplerine örtü, kulaklarına ağırlık konduğu bildirilen ayetler var (İsra 46) bu ayetler için diyorlar ki: “O kafirler içindir, direttiler direttiler sonunda işte böyle mühürlendiler” Bu itiraza şöyle cevap veriyorum: Bu kişiler mühürlenme anında da iman etmekle mükellef değil miydiler? Evet mükelleftiler (Araf 158) hem mühürleniyorlar, hem de iman etmekle mükellef tutuluyorlar, iki zıt birleşmez.
*** Kitap:Fetavayi Hindiyye 15.cilt 495.sayfada Eş’arilik-Maturidilik ile ilgili şu bilgiler vardır: “Eş’arilik’le, Maturidilik arasındaki hilaf pek cüz-i dir. Maturidi ve Eş’ari hazretlerinin kitapları derinlemesine incelenirse aralarındaki görüş ayrılığının nihayet onüç meseleye inhisar ettiği görülür. Bu ihtilafların altısı manevi, yedisi ise lafzidir. Manevi olan altı hilafın hiçbiri iki tarafın birbirine muhalefetinin diğer tarafı tekfir ve bid’ate nispet etmesini iktiza edecek şeyler değildir.”
--- Yorum: Halbuki aynı kitabın dördüncü cildinde küfür sözleri bahsinde ”iman yaratılmış diyen kafirdir” fetvası yer alır ki Eş’ariler imanın yaratılmış olduğunu söylerler.
*** ”Denizi açık bırak. Çünkü onlar boğulacak bir ordudur” (Duhan 24)
A- Bu olay, mucize olması yönüyle olduğu halde burada “Denizi açık bırak” ifadesiyle bu iş Hz. Musa’ya isnad ediliyor.
B- “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur” ifadesi onlar boğulmadan evvel verilmiş bir hükümdür. Bu hüküm (ayet) yalan olamayacağına göre bu ordu kesin olarak boğulmak zorundaydı. Boğulmak için denize girmeliydiler. Bunun için, bu denize girme hareketleri de buna bağlı olarak zorunlu olunca, hareketlerin mahluk olduğunu ve özgürlüğün olmadığını anlamış olduk.
*** Maturidiler’in temel görüşlerinden (Biz dileriz, Allah yaratır) ifadesidir. Peki Allah sizin dilediğinizin tersinin olmasını dileyebilir mi?
*** Kişiye sorulur: Sen Müslüman mısın? Der ki: “Elhamdülillah müslümanım.” Peki niçin (Allah’a hamdolsun, şükrolsun) diyor. Çünkü Allah’ın kendisini müslüman yaptığını düşündüğü için. Bakın bu ifade imanın Allah’tan olduğunu yani mahluk olduğunu gösterir.
*** Levhi mahfuz olacak olayların yazılmış olduğu kitaptır. Yazılması yönüyle sonradan olmadır, mahluktur. Ancak içindeki hükümler itibariyle ve bunların da Allah’ın ilmiyle, dilemesiyle alakalı olması açısından kadimdir, zira Allah’ın bu sıfatları kadimdir. Örneğin Ku’ran’da Hz. Musa’nın denizi yarmasından bahsedilir. Denizi yarma işi mahluktur, hadistir fakat Kur’an kadimdir. Levhi mahfuz da yazılması yönüyle mahluk, hükümlerin verilmesi yönüyle kadimdir.
*** Allah’ın insanların kalplerini mühürlemesiyle alakalı ayetler vardır. Özgürlüğü savunanlar diyorlarki: ”O kalpleri mühürlenenler hep kötülük yapıyorlardı, inatla kötülük yaptıklarından dolayı Allah da onları saptırdı, mühürledi.” Bir örnek verelim: Bir adam düşünün namazını kılıyor, içki içmiyor, kumar oynamıyor şeklinde takvalı bir mümin. Bir gün bu adamın göz zinası yapması, içki içmesi bir sapma mıdır? Evet diyeceksiniz. Ayetlerde bildirilen ise Allah’ın dilediğini saptırıp, dilediğini hidayete erdireceği idi. Şimdi siz diyorsunuz ki kişi küçük günah işleye işleye Allah tarafından saptırılmayı hak etti. Lakin şurası unutulmamalıdır ki ayetleri inkar etmek, Allah’ı inkar etmek nasıl bir sapma ise, zina etmek, içki içmek de bir nevi sapmadır. Ayete bakıldığında saptıranın Allah olduğunu gördüğümüz için sizin ufak günah dediğiniz şeyleri de esasen zorla yaptıran Allah’tır.
*** Maturidiler Kur’an’ın mahluk olmayıp ezeli, Kelamullah olduğunu kabul ederler. Tahrim suresinin 10-11-12. ayetlerinde Allah hem kafirlerden, hem de müminlerden örnek veriyor. Misal, Hz. Nuh’un karısı, Hz. Lut’un karısı, bunların kafir olduğu beyan ediliyor. Şimdi Nuh’un karısı ve Lut’un karısı mahluk olup hadistirler, halbuki Kur’an Allah kelamı olup kadimdir. Daha bu insanlar yaratılmadan, haklarında hüküm verilmiştir ve bu hüküm yalana dönüşemeyeceğine göre bu kişiler kafir ölmek durumundadırlar. Halbuki iman etmekle mükellef tutulmuşlardı. Ne olacak? Derseniz ki: Allah onların öyle olacağını bildiği için öyle söyledi. Ben de cevap olarak derim ki: Allah kelamı olan Kur’an da ezeli, Allah’ın ilmi de ezeli. Bunlardan biri diğerinden sonradır denemez, “Bildiği için Allah öyle söylemiştir” denirse akla şu geliyor: Sanki önce biliyor sonra söylüyor. Bu ise Allah’ın kelamının, bilmesinden sonra olduğunu akla getiriyor. Ezeli olan bir şey ise başka şeyden sonra olamaz, dolayısıyla bu itirazınız düşer.
*** Soru: Allah kullarını hidayete erdirir mi? Evet derseniz, Allah’ı inkar edenler var, o halde onları hidayet etmedi mi? Etmedi dersen, etmediği halde iman etmelerini emretti mi? derim. Yok eğer Allah kullarını hidayete erdirmez derseniz, niçin Allah’tan hidayet istiyorsunuz? Namazda Fatihada ”Bizi doğru yola ilet” diyorsunuz?
*** Bir kitaptan örnek: Türkiye gazetesinin verdiği İslam Alimleri ansiklopedisi 4. cilt, sayfa 202’ de Maturidi ve Eş’ari’nin Ehli Sünnet’in iki imamı olduğu aktarıldıktan sonra şu açıklama yapılıyor:
”Bu iki imamın ve hocalarının, amelde dört hak mezhep imamlarının ve onlara tabi olanların imanda, itikatta tek bir mezhebi vardır. Bu mezhep “Ehli Sünnet Vel-Cemaat“ mezhebidir. Çünkü İslamiyet bütün insanlara yalnız bir tek imanı ve itikadı emretmektedir. Bu imanın esaslarını ve nasıl itikad edileceğini bizzat Peygamberimiz Hz. Muhammed tebliğ etmiştir. İnsanlara kendilerini ve her şeyi yaratan Allahu Teala’yı haber veren peygamberimiz Allahu Teala’ya, O’nun yarattıklarına ve O’nun emir ve yasaklarına imanın nasıl olacağını da bildirmiştir. Muhammed aleyhisselama ve onun bildirdiklerine temiz, dürüst ve hakiki bir iman ancak onun bildirdiğini tam ve hiç şüphesiz kabul edip inanmakla mümkün olur. Bu hususta çok az, kıl kadar da olsa bir ayrılığın ondan ayrılmak olacağı meydandadır. Böyle bir ayrılığa düşenlerin kendilerini haklı çıkartmak için öne sürecekleri dini, siyasi, beşeri, içtimai, fenni…v.s. gibi sebeplerin hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü İslamiyet her ne suret ve sebeple olursa olsun imanda ve itikad da ayrılığa asla izin vermemekte yasaklamaktadır.”
--- Yorum: Görüldüğü gibi kıl kadar da olsa ayrılığın olamayacağı burada bildiriliyor. Peki ama Eş’ari mezhebindeki kader inancı cebrdir. Kulun özgürlüğü yoktur. Halbuki Maturidi kader anlayışı ise bilindiği gibi özgürlük inancını savunur.
*** Benim daha önceleri okuduğum, Maturidi görüşünde olan ve Ebu Mansur Maturidi’nin öğrencisinin torunu olan Pezdevi’nin yazdığı ve tercüme edilen “Ehli sünnet itikadı (Akaidi)” adlı kitapta şöyle ifadeler görmüştüm. Mesela Ehli Sünnet’ten bahsediyordu ama Eş’ari mezhebini ayrı ele alıyordu. Yine diyordu ki: ”Eş’ari’nin Ehli Sünnet’ten ayrıldığı noktalar” görülüyor ki Ehli Sünnet ifadesinin manası yazarlara göre farklılık arzediyor. Bazısı bu ifade ile iki mezhebi kastediyor, bazısı sadece Maturidiyye’yi, bazısı da sadece Eş’ariyye’yi kastediyorlar. Dikkat edilmesi gereken bir inceliktir.
*** Kader konusunu konuştuğum için başıma çok olay geldi. Bu olaylardan birkaçını örnek olarak sizinle paylaşmak istiyorum. Ben yine bu konuda biriyle tartışıyordum, bir cami önünde yüksek sesle insanların özgür olmadığını söylüyordum, zira tartıştığım kişi kaçıyordu, arkasından bağırıyordum. Bu arada cami önünde dini kitaplar satan bir genç lafa daldı ve öyle değil diyerek kendince işin doğrusunu anlatmak istedi yani Maturidi itikadını. Ben de ona bir soru soracağımı söyledim ve Ebu Leheb’le alakalı soruyu sordum. “Yaşayan insan için Allah o kişiyi cehenneme atacağıyla alakalı ayeti indirdi ve o kişi zaten kafir ölmüş olup, ölmeden onun kafir öleceğini Allah bile bile ve cehenneme gideceğiyle ilgili ayeti indirdikten sonra da Ebu Leheb’i Allah, iman etmekle mükellef tutması ona gücü üstünde yük yüklemek olmaz mı?” dedim. Bu sefer genç bana dedi ki: “O zaman Allah zalim olur” ben de ona Kur’an da Allah’ın kullara zulmetmeyeceğiyle ilgili ayetlerin olduğunu söyleyip, Allah’ın zalim olmadığını da sözlerime eklediğim zaman bana şu cevabı verdi ve kitapları toplayıp gitti: ”O zaman Kur’an yalan!”
*** Yine birisine kader konusundan bahsederken yanımdaki Kur’an-ı Kerim’den örnekler veriyordum. Verdiğim örnekler karşısında diyecek bir şey bulamayınca şu yanıtı verdi: ”Bunlar Emevi uydurmasıdır” halbuki bu kişi ramazanda oruç tutan birisidir ve Allaha inandığını söyleyip, kendini samimi müslüman olarak kabul edenlerdendir. Sağdan soldan duyduğu ve hadisler için söylenen “Emevi uydurması” ifadesini, sıkışınca Ku’ran ayetleri için söylemiştir.

zxzx
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye
Mesajlar: 53
Kayıt: 01 Ara 2008 [ 16:25 ]

Re: yazdığım kitap

Mesaj gönderen zxzx » 27 Kas 2016 [ 18:11 ]


*** Bir gün yine namaz kıldıran birine yaklaştım ve araştırmalarıma göre kader konusunda Maturidi mezhebinin batıl olduğunu söyledim. O kişi kendisinin Maturidi olduğunu söyleyip, savunmaya geçti. Bunun üzerine ona dedim ki: ”Ben bu konuyu insanlarla tartışırken genelde bırakıp kaçıyorlar, siz böyle yapmazsınız değil mi?” O da “Ben kaçmam niye kaçayım ki” dedi. Bunun üzerine ona dedim ki “Allah kullarını saptırır mı?”, O ”Hayır saptırmaz” dedi. Bu sefer Kur’an’da bu konuda çok ayet olduğunu ve kendisinin bu ayetleri inkar ettiğini söyledim. Sonra birkaç soru daha sordum lakin bu esnada kolundan tutmaya başladım. Zira “Bırak işim var” demeye başlamıştı. “Bırak kolumu” diye söylendi; bu arada merdivenlere yanaşıyordu (kaçmak için) çok sinirlendi öyle ki kolunu geriye kaldırarak “Şimdi sana bir vursam bu da Allah’tan mı?” dedi. Ben de “Evet Allah’tan” dedim. Bunun üzerine hızla merdivenlere çıkıp oradan kaçmaya başladı. Ben de arkasından bu görüşün kafirlik olduğunu bağırırarak söylüyordum. O esnada karşısına biri çıktı ve “ne oluyor?” deyince, o şahıs şu cevabı verdi ”Kafayı yemiş”
*** Bir gençle tanıştım; bu konudan bahsedince beni dedesiyle tanıştırabileceğini söyledi. Tanıştık, konuştuk ve oradan nazikçe kovuldum. Bunun üzerine ben geri dönerken yanımda bir araba durdu ve gencin babası indi; çocuğun dedesiyle tartışmam esnasında oradaydı lakin lafa karışmamıştı. Bana dedi ki: “Seninle konuşalım, adresini ver.” Ve bana öğüt vermeye başladı. Bu konuları anlamak için çok okumak lazım olduğunu ve kendisinin de çok okuduğunu anlattı. Bunun üzerine ona şu soruyu sordum “Cüz’i iradeyi Allah mı yaratır?” daha da detaya girerek, örneklendirerek şu soruyu sordum: “Ben elimi omzuna koymak istiyorum; daha koymadım ama koymak istiyorum. Şimdi söyleyin, bu düşünceyi ben de Allah mı yarattı?“ (Tabii bunu sormaktaki maksatım şu idi: Yani biz ancak Allah’ın biz de yarattığı düşünceyi mi düşünebiliriz?) Sorum bu kadar açık ve basitti. Ama adam cevap vermek istemiyor ve lafı dolandırıyordu. Ben ısrarla soruma cevap alamadığımı yineliyordum. Peki niçin bu adam bana cevap vermek istemiyordu? Çünkü bu kişi çocukluğundan beri her şeyin yaratıcısının Allah olduğu düşüncesiyle yetişmişti. Bu mevzuda ayet de olduğundan ayete karşı çıkmak istemiyordu ama bir taraftanda ”Evet Allah yarattı” diyecek olsa işin cebre döneceğini de anlıyordu. Onun için cevap vermiyordu. Ben ise hala sorumda ısrar ediyordum; bana şu lafı etti ”Allah seni kader peygamberi mi gönderdi?” Bana şimdiye dek kafir dendi, sapık dendi, takılmış kalmış çıkamıyor dendi ama bu ilk kez deniyordu. Bu tartışma esnasında oğlu da yanındaydı ve oğlu dayanamadı ”Allah o düşünceyi yaratmaz” dedi. Bu sefer adama dedim ki ”Oğlun ayeti inkar etti, “Her şeyi yaratan Allah’tır“ ayetini ”Bunun üzerine adam sinirle “Kimin sayesinde” diyerek beni suçlu kabul ettiğini ima etti. Dedi ki: “Ben senden korktum, sen bayağı tehlikeliymişsin.” Ben ise ısrarla sorumu adama soruyordum: “cüz’i iradeyi Allah mı yaratır?” sorusunu. Adam bağırarak şöyle konuştu ”Sen burada mısın?”, “Evet buradayım” dedim. Bu soruyu birkaç kez tekrarladı ve dedi ki: ”Sen burada yoksun” ondan sonra bana dedi ki: ”Sen Allah mısın?” baktım ki adam cevap vermemek için böyle laflar söylüyor; ben de konuşmayı bıraktım ve oradan ayrıldım. (Bu hadise, adamın yolda benimle tartışması yirmi dakika civarında sürdü. Yani bu süre boyunca lafı çevirip soruma yanıt vermedi.)
*** İman etmek tasdik etmek ve inanmak demektir. Bu da düşünceyle, konuşmayla olur. Peki bu konuşma ve düşünce hadis değil mi? Evet hadis. Bir düşünün iman zaten tasdik etmektir. Tasdik etmek ise öncesinde bir tasdik olunanı gerektirir. Böylece biz iman kavramının bir şeyden sonra olduğunu yani kadim olmayıp hadis olduğunu anladık ama şu da bir gerçek ki her hadis olan şey mahluktur. Bu sabit olunca imanın, küfrün ve cüz’i iradenin de mahluk olduğu anlaşılmış olur.
*** Kitap:Alevilik yazar: Rıza Zelyut
--- Sayfa 58: Alevi inancında insanlar yaptıkları işleri Tanrı’nın kaza ve kaderi gibi gösterip sorumluluktan sıyrılamazlar. Kısacası iyi işler için Allah’tan denebilir ama kötü işleri Allah’ın kazasına bağlamak Alevilere göre imansızlıktır. Çünkü bu değerlendirmeye göre Allah kötü, yanlış ve çirkin olan eylemlerin kaynağı gibi gösterilmiş olur. Bu da dinsizlerin görüşüdür. Her işi Allah’ın eseri sayan görüş insanların özgür davranma isteklerini yok eder. Kişiyi, eli kolu bağlı bir köle haline getirir. Alevi insanı ”Hayır ve şer Allah’tandır” diyen görüşü de yanlış sayar. Aleviler, Tanrı’yı şerrin kaynağı gibi gösteren bu görüşün Allah’ı küçültmek anlamına geldiğini kabul ederler. Kötü şeylerin Tanrı eseri olamayacağı inancı, Alevilikte kötülüğe karşı savaş açmayı kolaylaştırmıştır. Eski yöneticiler “Hayır ve şer Allah’tandır” diyerek zulümlerine dinsel kılıf uydurmuşlar ve böylece katliamlar düzenleyebilmişlerdir; sonra da bu işi Tanrı’nın kazası gibi göstermişlerdir. Pasifist Sünni sufiler bu ideolojiyi yayıp köşelerine çekilmişler; yöneticilerden gelen bağışlarla geçinip gitmişlerdir.
--- Yorum: Rıza Zelyut kitabında çoğu dini hükümleri te’vil etmekten kaçınmıyor. Bu kişi islamı kendi düşüncesine göre yaşadığını düşünüyor. O bakımdan Sünni kitaplarındaki ifadeler yazarı fazlaca bağlamıyor. Şu inceliği iyi görmek lazım ki: Kendine Sünni diyenler hep “Hayır ve şer Allah’tandır” diyerek yetiştirilmişlerdir. Bu itikad çok köklüdür. Dolayısıyla açık açık inkar etmek ekseriyetle kişilere çok zor geliyor. Lakin yazar bu gibi görüşlerde çekimser davranmıyor, ne düşünüyorsa onu söylüyor. Çünkü diğer görüşleri de böyledir. İbadetlerin, dört kapı kırk makamın ancak bir makamı kadar olduğunu söyleyip, işin esasen kişinin iç dünyasıyla alakalı olduğunu söyleyebilmektedir. Yani lafını gizleyen biri değildir. Hal böyle olunca “Hayır ve şer Allah’ tandır” ifadesinin ne anlama geldiğini görüyor ve hiç te’vile gerek görmeden, lafı çevirmeden açık açık bu ifadeye karşı çıkıyor. Dikkat edilirse karşı çıktığı görüş cebr anlayışıdır. Bilindiği gibi Maturidiler de cebr anlayışına karşıdırlar. Ama gelin görün ki Maturidiler ”Hayır ve şer Allah’tandır” ifadesini açıktan açığa inkar edemezken, yazar aleni inkar ediyor. Maturidiler bu ifadeyle şunu kastediyorlar: “Tamam hayır ve şer Allah’tandır ama, yaratma yönüyle Allah’tandır. Mesela kişi içki içse bu Allah’tan ama kişi cüz’i iradesiyle bu içkiyi içmeyi istediği için Allah da bu fiili yaratmıştır” derler. Görüldüğü üzere tam bir zorlamadır. Bunun zorlama olduğunun delili olması yönüyle bir örnek: Çevrenizdeki kişilere sorun; “Hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanıyor musun?” O büyük ihtimal “Evet” diyecektir. Bu sefer “İçki içmek şer midir?” diye sorun, o büyük ihtimal “Evet” diyecektir. Bu sefer “Peki içki içmek Allah’tan mıdır?” diye sorun, o büyük ihtimal “Hayır” diyecektir. Lakin yazar bu zorlamalara hiç girmiyor. Ve ifadenin gerçek anlamını anlıyor. Ama kabul etmek istemiyor. O zaman da açık açık “Ben bunu kabul etmem” diyor.
*** Hz. Ali’nin şöyle dediği rivayet ediliyor: ”Sakın hakkı adama bağlı olarak tanıma. Tersine önce hakkı tanı, sonra dolayısıyla hakka bağlı olanı tanırsın.”
--- Yorum: Yani demeye getiriyorum ki, insanlar bana bakıyor; tanınmamışım, din eğitimi veren okullarda okumamışım, arapça bilmiyorum, prof. gibi ünvanlarım yok ya…
Bir taraftan bakıyorlar ki Said Nursi, Elmalılı Hamdi Yazır, Konyalı Mehmed Vehbi (Bu örnek verdiğim kişiler Maturidi’dir) durum böyle olunca ekseriyetle beni dinlemeye bile tenezzül etmiyorlar.
*** Kitap: İhyau Ulumi‘d-din Yazar: Gazali 3.cilt 108 ve 109. sayfalar (Kalbin Süratle Değişmesi) bölümü Bedir yayınları.
Anlattığımız şeytani sıfatlar kalpte galip ise şeytan galebe çalar ve kalp Allahu Teala’nın ve dostlarının askerlerinden uzaklaşarak şeytanın ordularına meyleder ve kaderine uygun olarak Allah’tan uzaklaşmasına sebep olan tarafa azaları akar gider. Şayet meleki hasletler kalpte galip ise kalp şeytanın iğvasına ve peşin zevklere olan teşvikine meyletmez. Onun ahireti küçümsemesine değer vermez. Belki Allahu Teala’nın ordusuna meyleder. Kaza ve kaderine uygun olarak taat ve ibadat azalarında görülür. Hulasa kalp Rahman’ın iki parmağı arasında devreder durur. İki parmak bu iki kuvvettir. Bu iki kuvvetin cazibesi arasında devreder. Kalpte galip olan işte budur. Sağa sola döner, bir kuvvetten diğerine intikal eder durur. Devamlı şekilde meleğin veya şeytanın iradesinde bulunmak çok enderdir. Bu taat ve masiyetler kalbin hazinesi vasıtasıyla gayb aleminden şuhud alemine çıkar. Zira bunlar gayb aleminin gizliliklerinden idi. Bunlar açığa çıktıkları zaman basiret sahiplerinin ezeldeki mukadderatı bilmelerine alamet olurlar. Cennetlik olarak yaratılan kimseye taat sebepleri müyesser (kolaylaştırmak) olur. Cehennemlik olan kimseye de isyan sebepleri müyesser olur ve kötü arkadaşlar ona musallat olur. Şeytan hükümlerini kalbine ilka eder ve çeşitli hile yolları ile ahmak insanları aldatır. Mesela, aldırma Allah kerimdir şu insanlara baksana Allah korkusu nerde? Ne olursa onlar, sen de öyle olursun! Daha ömrün var, ilerde tövbe edersin diye aldatır, ümitlendirir. Onun va’di tamamen uydurma ve yalandır. Tövbeyi va’deder, mağfiret ile ümitlendirir de bu hileleriyle helaklarına sebep olur. Bu gibi hilelerle kalplerini doldurur, kendi sözünü dinletir, hakkı kabulden onları uzaklaştırır. Mamafih bütün bunlar (Kulun iradesi üzerine kurulan) Allahu Teala’nın kaza ve kaderi iledir. Nitekim “Hasılı Allah her kimi hidayetine erdirmek isterse, İslam’a sinesini açar, gönlüne genişlik verir. Her kimi de sapıklıkta bırakmak isterse onun da kalbini daraltır; öyle sıkıştırır ki öfkesinden göğe çıkacakmış gibi (kendinde bir imkansızlık ve) zahmet (görür). Allah iman etmeyeceklerin üstüne işte böyle murdarlık çökertir.” (En’am 125) buyurulmuştur. Yine başka bir ayeti celile’de “Eğer Allah size nusrat verirse o vakit size galip yoktur ve eğer o sizi yardımsız bırakırsa kimin haddinedir ki, ondan sonra size yardım etsin” (Al-i imran 160) buyurulmuştur. Hidayet eden ve sapıklığa düşüren; doğru yolu gösterip, saptıran; hidayet ve sapıklığı yaratan, istediğini yapıp, dilediği gibi hükmeden O’dur. O’nun hükmünü reddedecek, kazasını bozacak kimse yoktur. Cenneti yarattı ve adamlarını hazırladı. Onları taat ve ibadette kullandı. Cehennemi ve onun da adamlarını yarattı. Onları da masiyette kullandı. Cennet ve cehennem halkının nişanlarını insanlara bildirdi ve ”Muhakkak ki müminler cennette ve muhakkak ki kafirler cehennemdedir” (İnfitar 13-14) buyurdu. Sonra bir hadisi kudsi de (isnadı muzdarib olarak) Ahmed ve İbn-i Hibban’ın, Abdurrahman’dan rivayetinde şöyle buyurulmuştur: ”Bunlar cennetdedir fazla laf yok, bunlar cehennemdedir yine fazla laf yok.” O, yaptığından mesul olmayan Allah’tır. Diğerleri yaptıklarından mesuldur. Tevfik ve hidayet Allah’ tandır.
Yine İhya’da geçen birkaç hadis
--- 104. sayfa: Resul-i Ekrem efendimiz hazretleri, kalbin bu degişikliğine ve Allahu Teala’nın kalp üzerindeki acayip sanatına muttali olduğu için kalbin bu hali ile Allah’a yemin ederek Buhari’nin İbn Ömer’den rivayetine göre: ”Hayır, kalpleri çeviren Allah’a yemin ederim ki, o öyle değil” buyururlardı. Yine Tirmizi’nin Enes’den ve diğer bir çoklarının da rivayetine göre Resül-i Ekrem umumiyetle: ”Ey istediği tarafa kalpleri çeviren Allah’ım, benim kalbimi senin dininde sabit kıl” diye dua ederdi.
--- 61. sayfa: ”Müminin kalbi Rahman olan Allahu Teala’nın iki kudret parmakları arasınadır”
--- 119. sayfa: Resül-i Ekrem namaza başladığı zaman şöyle dua ederdi: ”Allah’ım bana güzel ahlak ihsan eyle, zira senden başka kimse güzel ahlak ihsan edemez. Allah’ım beni kötü huylardan koru ve uzaklaştır (Müslim)
--- 116. sayfa: Allahu Teala imanı yarattığı zaman iman: Allah’ım beni takviye et, dedi. Allahu Teala da onu güzel ahlak ve cömertlikle takviye etti. Küfrü yarattığı zaman, o da aynı şekilde takviye istedi ve Allahu Teala onu da kötü huy ile takviye etti.
--- Yorum: Dikkat edilirse 109. sayfadaki “mamafih bütün bunlar (kulun iradesi üzerine kurulan) Allahu Teala’nın kaza ve kaderi iledir.” ifadesindeki parantez içindeki kısım mütercim tarafından eklenmiştir. Zaten İhya da verdiğim örnekler incelendiğinde, Gazali’nin cebr görüşünde olduğu görülecektir. Yalnız parantez içindeki ifadeye dikkat edin, bu ifade yazıya aykırı düşüyor, çünkü yazı cebr itikadı yönündedir. Parantez ise cebr düşüncesini kabul edememekten dolayı konulmuştur. Mütercim (Ahmed Serdaroğlu) yıllar yılı aldığı eğitimle Maturidi düşüncesini benimsemişti. Birden bire karşısında cebr ifadeleri görünce dayanamadı ve parantezi oraya koydu. Bilindiği gibi Gazali, Eş’ari mezhebindendir. Yani şunu anlatmak istiyorum, Gazali dünyada tanınmış biri ve hele İhya’sı önde gelen eserlerden sayılır. Bir tarafta göklere çıkarılan Gazali, bir tarafta yerin yedi yedi kat dibine sokulmaya çalışılan ve hakaretlere maruz kalan cebr anlayışı. Ama Gazali de cebircidir. Bununla beraber mantık icabı, cebr inancını yerden yere vuranlar Gazali’yi de yerden yere vurması gerekirdi. Ama böyle bir şey yapılmıyor? Niçin Gazali’yi böylesine aşağıyan ifadeler göremiyoruz? Yine söylüyorum ki Cebriyye diye bilinen mezhep öncelikle cebirci olduğu için yerden yere vuruluyor, hakaret ediliyor, dalga geçiliyor, sapık, kafir deniyor. Ama sıra Eş’ari mezhebine geldi mi, deniyor ki: ”Şüphesiz ki, bu görüşde bir nevi cebirciliğe kayma var.” Ondan sonra konu kapatılıyor ve Eş’ari mezhebine yönelik fazlaca itiraz yapılmıyor. Genelde kitaplardaki tavır budur. Karşı çıktığınız cebr ise, ikisi de cebirci. Niçin birine Ehli Sünnet mezhebi, hak yol deyip, diğerine kafir, sapık diyorsunuz? Tamam Cebriyye’den olan Cehmiyye’nin değişik kafirlik, sapıklık görüşleri de var; lakin ekseriyetle kitaplarda Cebriyye’yi kafir, sapık olarak niteleyenler ilk planda Cebriyye’nin, cebr görüşünü hedef alarak böyle ifadeler kullanıyorlar.
*** Kitap: Evrim Aldatmacası Yazar: Harun Yahya
--- Sayfa 160: “Bal arıları ve mimari harikası petekler bölümün de deniyor ki: ”Peteğin inşasında kullanılan yöntem ise çok şaşırtıcıdır: Arılar petek inşaatına iki-üç ayrı yerden başlarlar ve aynı anda iki-üç dizi şeklinde peteği örerler. Yani çok sayıda arı, değişik yerlerden başlayarak aynı ölçülerde altıgenler yapıp, bunları birbirine ekleyerek peteği örer ve en sonunda ortada buluşurlar. Altıgenlerin birleşme yerleri o kadar ustaca yapılmıştır ki, görünürde sonradan eklendiklerine dair hiçbir iz yoktur. Elbette arıların yaptıkları bu olağanüstü iş karşısında bu canlıları yönlendiren üstün bir iradenin varlığını kabul etmemiz gerekir. Evrimciler bunu ”iç güdü” kavramıyla geçiştirmeye ve arının kendisine ait bir özellik gibi göstermeye çalışırlar. Oysa eğer bir “güdü “ varsa, bu tüm arılara hakimse ve birbirinden habersiz arıların uyum içinde çalışmalarını sağlıyorsa bu durumda tüm bu küçük canlılara hakim olan üstün bir güç var demektir.”
--- Yorum: Arı balın peteğini altıgen yapıyor. Aynı boyda yapıyor. Ancak peteği yapmaya başlarken ayrı ayrı noktalardan bir sürü arı başlıyor. Sonra bu petekler birleşiyor ve bir uyum içinde; bu işi insanlar bu akıllarıyla yapamazlar. Bu bir düzen, nizam ve geçmişten bu güne arılar bunu böyle bir düzen içinde yapıyor. Buna tesadüf denemeyeceğine göre bu nizamlı işi yapan, yaratanın Allah olduğunu anlarız. Petek yapmayı ve bu düzende yapımı yaratan Allah olunca arıların hareketlerini de Allah yaratmış demektir. Arı hayvan olunca anladık ki, bütün hayvanların hareketlerini de Allah yaratmış oldu. Şimdi biri kalkıp ”Tamam, hayvanların hareketlerini Allah yarattı ama cüz’i iradelerini kullandıklarında; bu iradelerini nereye kullanırlarsa, Allah da bununla alakalı hareketlerini, onların istedikleri gibi yaratır” derse, cevaben deriz ki: Bu petek yapma işi insan aklıyla bile önceden planlanamayacak kadar hassasken, arı bu işi nasıl anlayıpta karar alacakta, yönelecek. Arı bu işin (petek yapmada nizam, ölçü) nasıl olupta ölçüsünü almadan yapmaya başlıyor? Ölçü alınmadan neyin kararını verecekte, nereye, ne kadar yöneleceğini tespit edecekte, bir de bunları Allah’ın karışmadığı hür iradesi ile yapacak? Daha ölçüsü alınmadan, bir şey için “Bir santim ileri, iki santim geriye doğru bu işi ayarlayayım” diye mi düşünecek? Daha ölçü yok ortada. Ama biz bu yapılanlarda hep bir plan program ve nizam görüyorsak, anlarız ki arı bu işi yaparken özgür değil. Zira özgür olsa, o zaman bir arı grubu bir santim yukarı, diğeri iki santim aşağı yapmak ister; sizin demenize göre de Allah onların özgür seçimleri sonucu onların hareketlerini yaratınca ne oldu? Balın peteği birleşmedi, düzensiz oldu. Halbuki böyle şey olmadığını biz görünce anladık ki: Arılar hareketlerinde, yaptıklarında, seçimlerinde özgür değildirler. Seçmeleri, düşünmeleri de Allah’ın yaratması, fiilleri de Allah’ın yaratması iledir. Bu hayvanların fiillerini Allah yaratınca insanların fiillerini de Allah yaratır. Misal köpeğe gel diyorsun geliyor, otur de oturuyor, kalk de kalkıyor. Burada dikkat edilirse köpeğe otur diyor ve el ile işaret ediyoruz, yani zahiren oturması bizim söylememize ve işaretimize tabi gibi. Böylece insanın söz ve hareketlerini de Allah’ın yarattığı sabit olur. Yani köpeğin hareketleri cebr ile olunca, onunla ahenkle devam eden insan fiilleri de dolayısıyla cebr ile olmuş olur. Zira köpek ayakta iken bu köpeğe otur dediğinizi farz edelim; ve el işareti yapmış olalım. Şimdi bu köpek oturdu, bu köpeğin oturması Allah’ın yarattığı bir fiil olup, cebr ile olunca zahiren bakıldığında köpeğin oturmasını emretmemiz ve el hareketleri yapmamız, bu işin sebebi gibi oldu. Köpeğin oturması cebr ile olunca (Allah’ın zorlaması) bizim ona otur dememiz ve el işareti yapmamız da cebr olmuş oldu. Yani zorunlu oldu. Çünkü, zorunlu olarak olması lazım gelen bir şeyin sebebi olan şey de, zorunlu olarak meydana gelmek mecburiyetindedir.
--- Yorum: Daha genişçe “Zamansızlık ve Kader Gerçeği” kitabında cebr görüşü savunulur.
--- Sayfa 192: Öte yandan, bir gölge varlıktan başka bir şey olmayan insanın, Allah’tan bağımsız bir güç ve iradeye de sahip olması da mümkün değildir. ”Sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır” ayeti yaşadığımız tüm olayların Allah’ın kontrolü altında gerçekleştiğini gösterir. (Saffat 96) Kur’an’da bu gerçek bildirilmekte ve “…attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı…” ayetiyle, hiçbir fiilin Allah’tan bağımsız olmadığı vurgulanmaktadır. (Enfal 17) İnsan gölge varlık olduğu için atma eylemini yapan kendisi olamaz. Ancak Allah bu gölge varlığa kendisinin attığı hissini vermektedir. Gerçekte ise tüm fiilleri gerçekleştiren Allah’tır. Bu durumda kişinin yaptığı işleri kendisine ait fiiller olarak kabul etmesi, açıkca kendisini aldatmasıdır. Gerçek budur. Bir insan bunu kabullenmek istemeyebilir, kendisini Allah’tan bağımsız bir varlık sanmaya devam edebilir, ama bu hiçbir şeyi değiştirmez.
*** Düşündüm; kişi günah işliyor. Yalnız biliyor ki bu konuda özgürlük yok. Yani günah fiilini o kişide Allah yaratıyor. Bu sabit olunca akla şu geliyor; kitaplarda görmüştüm, onlar cebr anlayışının batıl olduğunu ispatlama hususunda şu örneği verirler. ”Takdir-i İlahi’ye rıza göstermek gerekir. Peki o halde küfür olsun, diğer günahlar olsun, Allah’a aleni isyanlar olsun, eğer bunlar da cebr ile olsaydı, bu gibi şeyler de takdir olduğundan bunlara da rıza göstermek icap edecekti. Halbuki küfre rıza küfürdür. Ve günah olan şeye nasıl razı olunabilir?”
Cevap olarak diyorum ki: Kişi Allah’a isyan ettiğinde her ne kadar bu isyan işini, fiilini Allah’ın yarattığını biliyorsa da kendisi bu olayın mahalli olup ve realite (gerçek) olarak ortada bir isyan olmuştur. Ve kendisi bu isyanın mahallidir, isyan eden konumundadır. Bununla beraber sorumluluk prensibi icabı suçludur ve cezaya müstahak olmuştur, vebal altında kalmıştır. Bu durumlardan ötürü kişi günah işlediğinde üzülür, nadim olur, tevbe eder. Çünkü suçludur, sorumludur. Bir isyan gerçeği ortadadır. Şunu da belirtmek lazımdır ki: Takdir-i İlahi’ye rıza göstermek ifadesiyle, ekseriyetle anlatılmak istenen anlam şudur: Yani başa gelen bir musibet sonucu kişinin bunun Allah’tan geldiğini bilmesi ve sabretmesi anlayışıdır. Lakin soruda olduğu gibi şu düşünce hemen akla geliyor: ”İyi ama bu musibetin içinde kişi varsa ve görünüşte bu musibete vesile kendisiyse, misal: Zina yapmak, içki içmek gibi; Şimdi ne olacak? Takdire rıza göstermek düşüncesi gereği kişi içki içtiğine ya da zina yaptığına rıza mı gösterecek? Veya hem putlara taptığında hem de Allah’a inandığında ”Bu Allah’ın takdiri, öyleyse rıza göstermek lazım” mı diyecek? Kişi bu işlerin mahalli (yeri) olduğu ve günahı yüklendiği için sorumlu olması yönüyle vebal kazandığı için üzülecek, tevbe edecek. Yani küfür olsun, diğer günahlar olsun bu manada, bunlar “Takdir-i ilahi’dir” demek; pişman olma, üzülme gibi duyguları hissetmeye mani değildir ve bu hiçbir şekilde suç değildir. Tevbe etmek teşvik edilir. Nadim oluş, tevbe ediş kaderi inkar değildir. Zira bu tevbe ve nadim oluş da kaderdir. Buradaki rıza, yani isyan yapılan şey de Allah’ın dilemesi, istemesiyle alakalı; yani Allah’ı tazim olup O dilediğini yapar, istediğine hükmeder anlayışıdır. Yani kişi zina yapınca bu fiile razı olmaz, ancak kişi Allah’ın hür iradesiyle dilediğini yapmasına razı olur. Esasen kader anlayışının bütününde bir teslimiyet yatar. Kul der ki: ”Allah istediğini yapar, güç, kudret O’nundur. O’na hiçbir şey vacip değildir. Hiçbir şey O’nu zorlayamaz.” Böyle olunca kadere yani Takdir-i İlahi’ye; Allah’ın güç, kudret ve dileme gibi vasıflarıyla ilgili olduğundan razı olur. Lakin özele, detaya inildiğinde kul zina yapınca, bundan razı olması demek “Allah zinayı benim için takdir etti, diledi” deyip Allah’ın istemesiyle olduğunu bilmesi ve bu takdirin sonuçlarına katlanması anlamında razı olmaktır. Yani der ki: ”O beni istediği gibi yaratır ve bana istediğini yapar”, bu teslimiyettir ama zina olayı ve benzerleri ise bir isyandır. O nedenle kişi zina yaptığında üzülür ve buna razı olmaz. Fark budur. Yani genel manada Allah’ın dilemesine razı olunur. Çünkü bu; “Ben O’nun kuluyum. O bana istediğini yapar” şeklinde bir düşünüştür. Burada bir tazim vardır. Yalnız özele, detaya inildiğinde misal olarak zina etmek burada ise Allah’a isyan olduğu için ve Allah’a isyana rıza gösterilemeyeceği için razı olunmaz. Bu şekildeki düşünce de Allah’ı tazim etmektir. Lafın özü şudur: Genel anlamda “Allah benim Rabb’imdir, mutlak güç olduğunu kabul edip, kendi acizliğimi ortaya koyarak, boynumu bükerim. O bana istediğini yapar” anlayışıyla Takdir-i İlahi’ye razı oluş vardır. Ve özele inince zina etmek örneğinde olduğu gibi, burada ise ortada bir Allah’a isyan olup ve Allah’a isyana razı olmamakta yine Allah’ı tazim etmek olacağından; burada kul bu günahları işlediği için, bu günahların mahalli olup bu şeyleri irtikap ettiği için üzülür ve razı olmaz. Bu düşünce de yine Allah’ı tazimdir. Gazali’nin kitabında da geleceği üzere bu konunun iki yönü vardır: Bu şer olan filleri Allah’ın irade etmesi yönüyle razı olunur; lakin kişinin bu şer fiilleri kazanması, kesbetmesi yönüyle razı olunmaz.
---Not: İleriki sayfalarda bu konuda Gazali’nin kitabından detaylı izah gelecektir. ( ihya 4.cilt Duanın rızaya münafi olmadığı bölümünde)
*** Soru: Allah’ın, sizinle ilgili olarak; sizin dilediğiniz şeyin, tersinin olmasını dileme özgürlüğü var mıdır?
*** Bir insan piyasadaki Maturidi mezhebine dayanan kaderle alakalı yazıları okusa ne olur biliyor musunuz? Orada kadere inanmayı değil, kader nasıl inkar edilir, onun inceliklerini öğrenir, yoksa kadere inanmayı değil. Zaten bu kişilerle yapılan tartışmaların daha uzun sürmesinin nedeni, bu kişiler çeşitli laf oyunlarını öğrendikleri içindir ve iş uzamaktadır. Bu yazılardan haberi olmayanlar cebr anlayışını kabul etmeye daha fazla meyilli oluyorlar.
*** Maturidi mezhebindeki insanların kalbi kader konusunda mutmain değildir. Delili ise en basitinden olarak bir cami görevlisine gidin ve kader konusunda konuşmak istediğinizi söyleyin. Büyük ihtimalle, ilk lafı bu konuda konuşmak istemediğini bildirmek olacak, bu mevzuda birkaç hadis söyleyecek (Yani kaderden konuşmaktan nehyedilme hususunda) ve ekleyecektir: “Bizim aklımız bu konuyu almaz, onun için karıştırma, inceleme; sadece inandım de, tamam” diyecektir. Bunu niçin yapıyor? Çünkü o kişi bu konuda kendini tatmin edememiş ki sizi etsin. Ve bu insanlar savundukları itikadın çok şüpheli ve zayıf olduğunu vicdanlarında hissederler ama gelin görün ki, bu düşünceyi kendilerine bile itiraf edemezler. Tabii bu kişiler kader meselesine cebr itikadını reddetmeye kendisini koşullandırmış olarak, önyargılı yaklaştığı için işin içinden çıkamıyor. O bakımdan ne zaman kaderden konu açılsa hemen konuyu kapatmaya uğraşıyorlar. Zira na kadar konuşursa o kadar batacağını bilir. Bu kişiler, birinin başına bir musibet gelse “Kader, takdir” der ve kaderin böyle olduğunu söyleyip, sabretmek lazım geldiğini ifade ederler. Başka zaman ise cebr itikadını sapıklıkla suçlarlar. Yine bu kişilerin duaları cebr ifadesidir; zaten hangi duada cebr yoktur ki… Yani imanın, küfrün Allah’dan geldiğini, mahluk olduğunu, yine insanın fiillerinin mahluk olduğunu devamlı şekilde ima edici ifadeler kullanırlar. Lakin yine cebr anlayışını kötülemeye devam ederler. Hayatları bu yönüyle tenakuzlarla doludur. Bir söylediği diğerini tutmaz; Ankara’ya gidecekse şöyle der: “Allah izin verirse yarın Ankara’ya gideceğim” dikkat edin ki bu kişi cebr düşüncesini sapıklık olarak gören birisidir. Bu kişiye “Peki ama ya Allah izin vermezse, Ankara’ya gidemeyecek misiniz?” diye sorulsa ne cevap verecek? Bir örnek daha: Biz konuşmalarımızda İnşallah (Allah dilerse) sözünü çok kullanırız. Öyle ki transfer edilen yabancı futbolculara bile “ Şu maçta ne yapacaksınız?” diye sorulunca “inşaallah yeneceğiz” diyorlar. Hal böyleyken insanların ekserisi cebr itikadını yerden yere vuruyor. Bu ne çelişkidir. Halbuki cebr görüşünde olan biriyle konuşursanız o, kader konusunda konuşmakta zorlanmaz, olmadık zorlamalarda bulunmaz. Dürüst davanır ve neye nasıl inandığını bilir. Çelişkili olmayan bir inanç ortaya koyar. Tenakuzdan uzak, dürüst bir itikatla kendinden emindir. Kendini kandırma alçaklığına düşmez. Laf oyunu yapmaz, sorulara cevap verir, lafı çevirmeye çalışmaz.
*** Hadid 22 “Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce Levhi Mahfuz da bulunmasın. Şüphesiz ki bu Allaha göre kolaydır”
Hadid 23: “Böylece yitirdiklerinize üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlere şımarmayasınız. Allah kendini beğenip böbürlenenleri sevmez”
Maturidiler’in demesine göre; hani diyorlar ya: “Allah ezeli ilmiyle, kulun ne yapacağını bildiği için Levhi Mahfuza yazdı.” İşte bu ifadeye göre Levhi Mahfuza yazma işi formalite gibi oluyor. Çünkü bunlara göre Levhi Mahfuza yazılanların bir yaptırıcılığı yok. Soruyorum: Görünüşte bakılırsa o halde Levhi Mahfuz niçin var. Ve (Hadid 23.) ayetteki “Böylece yitirdiklerinize üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlere şımarmayasınız” ifadeleri ancak cebr olunca ve yazılanların yaptırıcılığı olduğunda mana yerini bulur. Aksi halde onların demesine göre (Hadid 23.) ayetin manası boşa çıkmış oluyor.
*** Masada içki var; “Ben bu içkiyi içmeyi istemeden, yönelmeden Allah bana bu içkiyi içirir mi?” diye sorulur. Onlar “Hayır içirmez” der, neden? Çünkü “Evet içirir” derlerse cebr olur. Peki masada içki var, “Ben bu içkiyi içmek istesem bana Allah içirmeyebilir mi? Benim günaha girmemi engelleyebilir mi?” Bu soruya “Hayır engellemez, serbest bırakır” derler. Zira “Evet engelleyebilir ve içirmeyebilir” derlerse deriz ki: O halde bazıları içiyor, bazıları içmiyor; demek ki ayrım yapıyor. Öbür içki içen şöyle demiş olsa: ”Yarabbi onu içki içmeyi istediği halde engelledin, günahtan kurtardın, beni neden kurtarmadın?” Görüldüğü üzere Maturidiler bu örnekten de anlaşıldığı gibi, yaptıkları seçme ile alakalı işlerde tam bir özgürlük ve serbestlik düşüncesini savunurlar. “İstediğimiz fiili Allah yaratır ve başka alternatif yok, yine istemediğimiz fiili de Allah yaratmaz başka yol yok” derler. Bütün bunları savundukları halde hiç haya etmeden “Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz”, ”Allah dilediğini yapar” şeklindeki ifadeleri aslında inanmadıkları halde söylerler. Zaten kitaplarda şu ifadelerde geçer: “Allah’ın iradesi, dilemesi kulun dilemesine tabidir.” Anlaşıldığı gibi bu ifade aslında Maturidiler’in içyüzü, gerçek görüşleridir. Ama, ben insanlara onların bu söylediklerini anlattığımda bana şöyle dendiği oluyor: ”Sen yanlış anlamışsındır, öyle dememişlerdir v.b.” Neden? Çünkü kişilerin ağırına giden bir ifadedir. Ne çare ki savundukları görüşlerin varıp dayanacağı yer budur. Velev ki onlar bu ifadeyi söylemek ve savunmak istemeseler de…
*** Kitap: Nebevi Sünnet Yazar: Muhammed Gazali (1917 doğumlu olan)
--- Sayfa: (225 ve 250.sayfalar arasındaki ifadelerinden alıntılar yapacağım. Kendisi cebr inancını reddediyor.)
“Beşer aynı anda hem hür, hem de mecbur bir varlıktır. Tabiatında ve yaratılışında varolan imkanlarla ve etrafında kendisini kuşatan şeylerle sınırlıdır. Şunu ve bunu tercih etmede ise muhtar ve hürdür.”
“… Hatta peygamberlerin bu oyunun ya da dramın bölümlerini tamamlayan aktörlerden ibaret bulunduklarını idiia edenler ortaya çıkmıştır.” (Kendisi bir hadis rivayet ediyor. Cebr görüşü) diyor ki: “Bu anlatılanlar neredeyse cebr konusunda bir nass oluvermiştir. İşte bunun için biz bunu reddiyor ve bunu ravilerin evhamı sayıyoruz. Hatta bu anlayışı Ku’ran-ı Kerim’in manalarını bilmemek olarak görüyoruz. Kader inancını cebre götüren her eğilim, Allah’ın dinine ve insanların dünyasına kasten yapılmış bir kıyımdır. Bazı nakillerin ve yazarların, beşeri iradeyi ve kişinin mevcut durumu ve geleceği hakkındaki tesirini hafife aldıklarını gördüm. Sanki bunlar insanlara şöyle diyorlar: Sizler kendisinden hiçbir kurtuluş imkanı bulunmayan sabık bir ilmin mahkumusunuz ve herhangi bir dahlinizin bulunmadığı bir yere sürülüyorsunuz; öyleyse gayretlerinizi ne kadar seferber ederseniz edin, sizin için çizilmiş olan çizgiden –ne yaparsanız yapın- çıkamayacaksınız…
Bu aşağılık söz, hiç kuşkusuz ne Kur’an’i bir anlayışın mahsulu ne de peygamberimizin sünnetine titizlikle uymanın ürünüdür. Billakis acısını çok tattığımız bir mugalatadır. Bununla birlikte içimizden birtakım kimseler çıkıp, Allah’ın insanları cehennem yoluna zorla sürükledikten sonra ateşe attığını iddia ediyorlar. Hem de Allah yaptığından sorumlu tutulamaz ve kullarına yaptığı şeyler de zalim değil diyerek!...
Bu Allah’ın vahyine erişemeyen kör bir bakıştır. Halkın bundan uzak tutulması gerekir!!
Kimileri bazen çok derine inip şöyle diyor: “Allah’ın izni olmadan hiçbir şey tamam olmaz!”
Bu şüpheye cevap vermek için deriz ki: Suçlu, başakları olgunlaşmış bereketle dolu buğday tarlasına gider ve burada ateş yakar, yakalanınca da şöyle der: Allah’ın havada yarattığı oksijen olmasaydı ateş tutuşmazdı. Havada bu oksijen olmasaydı tarla yanmazdı. Öyleyse benim suçumdan sorumlu olan Allah’tır, zira bu iş onun izni ile tamam oldu!...
Allah’ın iradesi her şeye şamildir. Çekildiğimiz hesaba göre bizi kahrederse, hiç kuşku yok ki biz kendi ellerimizin önceden yaptığı işe göre hesaba çekilmiş olacağız! Allah’ın her şeyi kuşatan iradesiyle, sağa-sola yönelmemizde bizi muktedir kılan hürriyetimiz arasındaki alakayı izaha ise kesinlikle gücümüz yetmez!
Sorumluluktan kaçmak için şüpheler ihdas etmek faydasızdır!...
Bir kimse şöyle diyerek yalan söyleyemez: Ben, benden meydana gelen şeyleri yapmaya mecburdum, yahut önceden benim hakkımda bir yargı söz konusu idi ki, bunu kendimden uzaklaştıramadım!
Eğer bu kimse iftira etmeye yeltenirse, Allah onun dilini lal eder ve olup bitenlerle ilgili olarak onun organlarını konuşturur… Allah hiç kimseyi şer yola zorlayıp da sonra onu cehenneme sokmaz. Böyle düşünen kimse aklı kıt olan ve Rabb’ini bilmeyen kimsedir. Bazı rivayetlerde geldiği gibi, kader inancını tasvir eden nakiller sahih değildir. Kur’an’ın ruhunun ve nasslarının kabul etmeyeceği şayialar ve vehimlerden dolayı Rabb’imizin kitabını bırakamayız!
Hiç şüphesiz Allah cennete ehil olan bir takım insanlar yarattığı gibi, cehenneme ehil olan insanlar da yaratmıştır. Cennete girenler oraya Allah’ın rahmeti ve bağışlaması ile gireceklerdir. Cehenneme girecek olanlar ise buraya kendi ısrarları, ihtiyarları ve mutlak hürriyetleri ile gireceklerdir. Bu durumda hiç kimsenin Allah’a karşı ileri süreceği bir delil yoktur. Anlaşılması güç hususlar, senedi sahih olan diğer hadisler de bulunmaktadır. Ancak bu hadislerin metinleri, kendileri için herhangi bir te’vilden yahut bir çıkış yolundan bahsetmemize mani olmaktadır. Örneğin Hz. Aişe’nin hadisini ele alalım! Şöyle diyor: Hz. Peygamber Ensar’dan birinin çocuğunun cenaze namazı için çağırıldı. Ben de dedim ki:”Ey Allah’ın Resulu! Ne mutlu bu çocuğa! Cennet serçelerinden bir serçe! Şer nedir bilmedi, şerri işlemedi.” Resullullah şöyle buyurdu: ”Ya öyle değilse ey Aişe? Şunu iyi bil ki, Şanı Yüce Allah, henüz babalarının sülbünde iken cennet için de, cehennem için de insanlar yarattı!”
Yine örneğin Sehl b. Sad hadisini örnek olarak alalım! Resulullah şöyle buyurmuştur: ”Kişi cehennemliklerin amelini işler durur, halbuki o cennet ehlindendir. Yine kişi cennetliklerin amelini işler durur, halbuki o cehennemliklerdendir!” Bu hususda, bu mihver etrafında dönüp dolaşan bir çok hadis mevcuttur. Bunun anlamı da şudur. İnsanın iradesi elinden alınmıştır, daha önceden yazılan bir yazgı ile kahredilmiştir ve insanın çabası boşunadır. Çünkü o ezelde kendisi için taksim olunup ayrılan şeyden hiçbir şeyi değiştiremeyecektir!
Bu rivayetlerin tümünde görülen cebr anlamı, İslam alimlerince reddedilmiştir. Önümüzde ise yapılacak iki iş vardır ve bunun üçüncüsü yoktur. Ya bu zahiri manaları kabul edilebilir yakın bir yoruma hamledeceğiz yahut bu rivayetler içersinde, bunları sıhhat derecesinden düşürecek olan illetlerin mevcudiyetine itibar edeceğiz. Bunlara da eğitim ve öğretim hususlarında yer vermek caiz değildir. Başarıya ulaştıran Allah’tır”
--- Yorum: Görüldüğü üzere yazarı en fazla zorlayan hususlardan biri de kader ile alakalı hadislerdir. Bunun için iki çözüm yolu gösteriyor. Ya bu sayıları iki yüzü bulan rivayetleri uydurma kabul edip, rivayet zincirlerinde kusur aramak, ki bu rivayetlerin bir bölümü Kütüb-i Sitte’de vardır. Bu iş nasıl olacak? Buhari ve Müslim’in ittifakla bildirdikleri de vardır. Ya da zahiri açıkça cebr olan bu hadisleri te’vil edip, cebr inancını inkar etmeye çalışmak. Lakin yazar kitabında bir takım sahih rivayetlerin metinlerinin herhangi bir te’vil ve çıkış yolundan bahsetmeye olanak bırakmadığını da itiraf etmektedir.
*** Kitap: İslam Nasıl Yozlaştırıldı Yazar: Yaşar Nuri Öztürk
--- Sayfa 331: Bid’atler ve Hurafeler
_ Kaderin insanın fiillerini önceden belirleyen bir sistem olduğunu söylemek.
_ İnsanın alnında, geleceğini belirleyen bir yazının bulunduğunu söylemek.
_ Hayrın Allah’tan geldiği gibi, şerrin de Allah’tan geldiğini söylemek.
Şer Allah’a izafe edilemez. Şerri de elbette ki her şeyin yaratıcısı Allah yaratır ama öncelikle ve ilke olarak yaratmaz; insanın istek ve iktisabı (kazanması) üzerine yaratır. Yaratır ki insanı sorumlu tutsun. Allah öncelikle ve ilke olarak sadece hayrı ve güzeli yaratır. ”O odur ki, yarattığı her şeyi güzel yarattı ve insanın yaratılışına çamurdan başladı” (secde 7)
--- Yorum: Bu yazarı örnek vermekteki amacım kendisinin düşüncelerini fazlaca gizleme gereği duymamasındandır. Görüldüğü üzere “Hayrın ve şerrin Allah’tan” olduğuna inanışın cebr sonucuna vardığını yazar gizlemiyor ve bu inanışın açıkça hurafe olduğunu söylüyor.
*** Kitap: Gerçek Din Bu Yazar: Süleyman Ateş --- Sayfa 191: Tanrı’nın Dilemesiyle İlgili Ayetlerin Anlamı
“İnkar edenler, ona Rabbinden bir ayet indirilmeli değil miydi? diyorlar. De ki: Allah dilediğini (bu tür sözlerle) saptırır, yöneleni de kendisinine iletir” (Rad 17)
Bu ifade Hz. Muhammed’den mucizeler isteyen putataparları kınama amacı taşır. Ayet o kimselerin bu tür isteklerle saptıklarını anlatmaktadır. Onları saptıran, eğri yollara düşüren Allah değil, onların kendi söz ve davranışlarıdır. Zaten ayetin sonu, Allah’ın saptırmasının ne anlama gediğini açıklamaktadır. “Allah yöneleni kendisine iletir.” Ama kendisine yönelmek istemeyeni de zorla doğru yola iletmez. Çünkü o doğru yola varmak istememiş, bulunduğu halde kalmayı yeğlemiştir. İyiye, güzele, doğruya yönelme çabası göstermeyen kişiyi Allah, doğru yola götürmez. İstese, onu da doğru yola zorlar ama bunu yapmak, ezeli hikmetine, insanın sorumluluğuna aykırıdır. Ezeli hikmeti gereği hakka yönelmeyi insanın kendi seçeneğine bırakmıştır ki, herkes yaptığından sorumlu olsun amellerinin ödül veya cezasını görsün”
--- Yorum: Burada dikkat edilecek kısım yazarın ”Kişi doğruya, güzele yönelme çabasını göstermezse Allah onu doğru yola götürmez” ifadesidir. Bu anlayış çoğu kişiye ağır gelebilirse de yazar Maturidi mezhebine göre cevap vermektedir. Cebr itikadını kabul etmeyen kimse bu konuda başka bir şey söyleyemez. işte Maturidi mezhebinin gerçek yüzü budur. Bununla beraber çokları yine hidayet Allah’tandır, derler ve hala cebr inancını kötülerler. Bu insanlar ne dediklerinin farkında değillerdir. Lakin yazar lafın nereye gideceğini bildiğinden örnekteki ifadeyi kullanmaktan çekinmiyor. Zira hidayet Allah’tandır ifadesi cebr sonucuna götürür. Çünkü o zaman küfür de Allah’tan olmuş olur.
*** Kitap: İhya 3.cilt
--- Sayfa 360: Resul-i Ekrem: ”Sizden biriniz konuşurken Allah’ın dilediği ve senin dilediğin şeklinde konuşmasın; Allah’ın dilediği sonra da senin dilediğin şeklinde konuşsun” (Ebu Davud, Nesai) buyurmuştur. Çünkü ”ve” kelimesi mutlak atıf içindir. Bu ise Allah’ın iradesiyle, beşerin iradesi arasında bir müsavat hatıra getirir. Fakat “Sümme (sonra)” kelimesi terahi içindir. Kulun dilemesi geride kalır. İbn. Abbas diyor ki: ”Adamın biri için Resul-i Ekrem ile bazı hususları görüştüm. Sonunda ”Allah ve sen dilersen” dedim. Resul-i Ekrem: ”Beni Allah’a emsal mi yapıyorsun? Yalnız Allah’ın dilediği de” (Nesai, İbn Mace) buyurdu. Yine Resul-i Ekrem’in huzurunda hitabede bulunan bir kimse “Allah ve Resulune itaat eden hidayete ulaşır, onlara isyan eden azar” dedi. Bu ikinci cümlede zamir irad etmesi bakımından Allah ile Peygamberi bir seviyede gösterir gibi bir anlayış bulunduğundan Resul-i Ekrem bu ifadeyi hoş karşılamadı ve ikinci cümlede de isimlerin tasrihinin daha muvafık olduğunu bildirmek üzere ”Allah ve Resulune isyan edenleri” şeklinde ifade et, buyurdu.
*** Razi: ”Andolsun ki sizden evvelki nesilleri peygamberleri kendilerine apaçık deliller getirdikleri halde zulmettikleri, imana gelmedikleri için helak ettik. İşte günahkarlar güruhunu biz böyle cezalandırırız. (Onlardan) sonra, arkalarından sizi yeryüzünde halifeler yaptık, bakalım nasıl hareket edeceksiniz diye.” (Yunus 13-14)
İmtihan İşinin Allah’a İsnadı?
Soru: ”(Onlardan) sonra arkalarından sizi yeryüzünde halifeler yaptık, bakalım nasıl hareket edeceksiniz diye” buyruğu Allah Teala’nın onlar var olmadan önce onların hallerini ve durumlarını bilmediğini ihsas ettirmektedir.
Cevap: Bundan murad Allah Teala’nın tıpkı onları, onlardan sadır olana göre cezalandırması için onların ne yapacağını bilmek isteyen kimsenin muamelesi gibi muamele etmesidir. Bu Cenab-ı Hakk’ın tıpkı ”Hanginizin daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır…” (Mülk 2) ayeti gibidir. Hz. Peygamber de ”Dünya yeşil (güzel) ve tatlıdır. Ve şüphesiz Allah da sizin ne yaptığınızı görsün diye sizi o dünyaya halifeler yapmıştır” buyurmuştur. (Tirmizi, İbn Mace)
*** Kitap: İhya 4. cilt (Korkunun Kısımları) bölümü
--- Sayfa 292-293: … Eğer Allahu Teala bizatihi korkulmasa, ona günah yaptırmaması ve günah imkanlarını vermemesi lazım gelirdi. Günah sebeplerini kolaylaştırmak, onu uzaklaştırmak demektir. Halbuki günahtan önce günah işlememişti ki bunu haketmiş olsun. Abide, ibadet yolunu kolaylaştırmakta aynıdır. Çünkü ibadetten önce ibadet etmemişti ki buna hak kazanmış olsun. İsyan edenin - kabul etse de etmese de - ezelde isyanı ile hükmedildi. Muhammed aleyhisselamı yaratılmadan önce en üstün makama yükselten, Ebu Cehil’i de yaratmadan ve hiç günah işlemeden yerin dibine batıran kimdir? Elbette ki Allah’tır. Bu işleri yapan Allah olduğuna göre her şeyden önce O’nun Celalinden korkmak gerekir. Allah’a itaat eden, Allah Teala’nın onda yarattığı irade ve ona verdiği kuvvetle itaat eder. İsyan eden de Allah Teala’nın onda yarattığı kesin irade kuvveti ve isyan kudreti sebebi ile isyan eder. İrade ve kudretten sonra fiil zaruri hale gelir. Bunları kula havale, daha önce hiçbir sebep olmadan ezeli kazaya raci olduğuna göre, dilediği gibi takdir ve istediği gibi hükmedenden elbette, aklı başında olanlar korkarlar ki bu, zati itibariyle olan korkudur. Bunun ardında açıklanması caiz olmayan kader sırrı yatar. Allahu Teala’nın sıfatlarından korkmayı anlamak ancak bir misal ile mümkün olabilir. Eğer bu hususta Şari’in izni olmasa buna da kimse cüret edemezdi. Haberde varid olduğuna göre Allahu Teala Davud aleyhisselam’a şöyle vahyetmiştir: ”Ey Davud yırtıcı hayvanlardan korktuğun gibi benden de kork.“ Bu misal her ne kadar bu mananın sebebini sana anlatmazsa da bu manadan hasıl olan şeyi anlatır. Çünkü sebebini anlamak kaderin sırrını anlamak demektir. Bu da ancak ehline açıklanır. Bunun özeti şöyledir: Yırtıcı hayvanlardan korkmak onun sana karşı olan geçmiş bir cinayetinden dolayı değil, kendisinde kuvvet, kudret, kibir, heybet ve saldırganlık vasfı ile dilediğini yapabilme imkanlarına sahip olup, yaptığına aldırış etmemesi bakımındandır. Seni parçalarsa zerre kadar keyfine keder gelmez. Şayet salıverirse sana acıyıp sana merhamet ettiği için değil, seni beğenmediği ve senin ölüne ve dirine iltifat etmediği içindir.
Onun nazarında senin gibi bin kişi ile bin karınca öldürmek arasında fark yoktur. Zira yırtıcılıkta bunların önemi yoktur. Allahu Teala’nın böyle üstün misalleri vardır. Bunu böyle dış görünüşü ile bilen, dış görünüşten daha kuvvetli olan batını müşahede ile Allahu Teala’nın ”Bunlar cennete buna aldırış etmem; bunlar da cehenneme buna da aldırış etmem” buyurduğunun doğruluğunu anlar. İşte onun her şeyden müstağni ve hiçbir şeye aldırış etmediğini bilmen, kendisinden korkuyu gerektirdiğini anlamak için sana yeter. Bu korku, zatı için Allah’tan korkmaktır.
*** Kitap: İhya 4.cilt
--- Sayfa 311:…Allahu Teala azap ve sevap sebeplerini yarattığı gibi, hepsinin adamlarını da yarattı. Ezeli kazadan meydana gelen mukadderatları herkesi yaratıldıkları şeye doğru iter. Cenneti yarattı, adamlarını da yarattı. Dileseler de, dilemeseler de oraya doğru giderler. Cehennemi yarattı, onun da adamlarını yarattı. Onlar da dilese de, dilemese de o tarafa doğru giderler. Kendisini kader dalgaları arasında çırpınmakta gören herkes zaruri olarak korkar. İşte bu, ariflerin sırrı kaderden olan korkularıdır.
*** Kitap: İhya 4.cilt (Tevhidin Hakikatı) bölümü
--- Sayfa 469:…Şayet tevhid ile şeriatı birleştirmek nasıl mümkün olur? Tevhidin manası fail ancak Allah’tır, şeriat ise kullara bir takım fiiller isbat etmektedir. Kul fail ise Allah nasıl fail olur. İki fail arasında bir mef’ul -Yani bu işi hem Allah yaptı ve hem de kul yaptı demek - nasıl olur? dersen, derim ki; bu anlaşılmaz, fakat bunun anlaşılmaması fail sözünün bir anlamı olduğu vakittedir. Failin iki anlamı olur da mücmel olan bu isim her iki mana arasında tereddüt ederse tenakuz olmaz. Bu tıpkı celladın boynunu vurduğu bir adam için: ”Hükümdar falancayı öldürdü” denmesi gibidir. ”Hükümdar öldürdü” dendiği gibi, ”Cellad öldürdü” de denir. Her ikisi de doğrudur. Çünkü adamı irade ve emir bakımından hükümdar öldürmüştür. Fi’len öldürmek bakımından da bu işi cellad yapmıştır. Bunun gibi kul bir manada faildir, Allahu Teala başka manada faildir. Allah’ın fail olması onu yaratması, icat ve ihtira etmesi bakımındandır. İlmi, iradeyi halk ettikten sonra kudretin yaratıldığı mahal olmasındandır. Şartın meşruta (şarta bağlı) bağlanması gibi kudret iradeye, hareket de kudrete bağlandı. Kudret de malulun illete bağlanması gibi, Allah’a bağlandı. Kudret ile irtibat bağlantısı olan her şeyde, irtibat ne şekilde olursa olsun kudretin mahalline fail denir. Cellada da, hükümdara da katil dendiği gibi….Zira katlin, her ikisinin kudretiyle de irtibatı vardır. Fakat bu irtibat ayrı ayrı yönlerdendir. Bunun için de her ikisinin fi’ili oluyor ki, makduratın iki kudrete irtibatı da böyledir. İşte bu uygunluktan ötürü Allahu Teala Kur’an’ı Kerim’de işleri bazen meleklere ve bazen de kendi zatına nispet etmiş ve şöyle buyurmuştur: ”De ki size müvekkel olan ölüm meleği canınızı alacak” (Secde 11)
“Allah (ölenin) ölümü zamanında ruhları alır” (Zümer 42) sonra ”Biz ona ruhumuzu göndermiştik de o kendisine hilkati tam bir beşer şeklinde görünmüştü” (Meryem 18),
“Biz ona ruhumuzdan üfürdük” (Tahrim 12) buyurulmuştur. Halbuki üfüren Cebrail idi.
Yine Allahu Teala: ”Biz onu okuduğumuz vakit sen onun kıraatına uy” (Kıyame 18) buyurulmuştur. Bunun tefsirin de ”Bunu sana Cebrail okudu” dediler. Yine Allahu Teala: ”Onlarla muharebe edin ki Allah sizin ellerinizle onları azaplandırsın” buyurmuştur. Burada öldürmeyi onlara, azap etmeyi de kendi zatına izafe etti ki, azap etme ve öldürme ikisi de birdir. Bunu tasrih ederek: ”Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı” (Enfal 17) ve “Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü” (Enfal 17) buyurulmuştur. Bunun ise nefyu isbatı birleştirmek olduğu meydandadır. Fakat bunun manası ”Sen Allah’ın attığı manada atmış değilsin, ancak kulun atabileceği şekilde attın” demektir ki bunlar ayrı ayrı iki manadır.

zxzx
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye
Mesajlar: 53
Kayıt: 01 Ara 2008 [ 16:25 ]

Re: yazdığım kitap

Mesaj gönderen zxzx » 27 Kas 2016 [ 18:12 ]


*** Kitap: İhya 4.cilt (Duanın Rızaya Münafi Olmadığı) konusu
--- Sayfa 633: Şayet Allahu Teala’nın kazasına rızaya dair pek çok ayet ve haberler varid olmuştur. Masiyetin Allah’ın kazası ile olmadığını söylemek tevhide aykırı düşer ve aynı zamanda muhaldir. Şayet Allah’ın kaza ve kaderi ile olduğunu kabul edersek bunları kerih görmek Allah’ın kazasını kerih görmektir ki bu da muhaldir. Birbirini nakzeden bu delilleri telif nasıl mümkün olur? dersen ,
Bilmiş ol ki bu hususta şüpheye düşenler ilmin esrarına vakıf olmayan zayıf görüşlü kimselerdir. Hatta bazıları bu hususta o kadar şaşırmıştır ki kötülüklere karşı sükutu rızanın makamlarından bir makam olarak kabul etmiş ve buna güzel ahlak adını vermişlerdir ki, bu sırf cehalet mahsuludur. Biz deriz ki, rıza ve kerahatin birbirine zıt olması, bir şeye bir yönden taalluk ettikleri vakittedir. Bir şeyi bir yönden kerih görmek ve bir yönden ona razı olmakta zıddıyet yoktur. Mesela hem senin hem de düşmanının düşmanı olan bir adamın ölümü, düşmanın olması bakımından seni memnun ettiği gibi, düşmanının da düşmanı olması bakımından seni üzer. Yani bir yönü ile memnun olurken bir yönü ile üzülebilirsin. Bunun gibi isyanın da iki yönü vardır. Bir yönü onu Allahu Teala’nın yaratması, irade ve ihtiyarı ile olmasıdır. Bu yönü ile ona razı olursun ki, bu mülkü malikine teslim ve O’nun yaratmasına rıza göstermektir. Bir yönü de kula racidir. Kul onu kazanıyor, onunla vasıflanıyor. Böyle rahmetten uzaklık ve gadabı çekecek sebeplerin ona musallat olması ile Allah katında sevimsiz olması bakımından da münker ve mezmumdur. Bu bakımdan isyana buğzedersin. Daha iyi anlaşılması için bir misal ile açıklayalım: İnsanlar tarafından sevilen birisini ele alalım. Bu adam dostlarına ”Ben, beni gerçek sevenlerle sevmeyenleri, bana buğzetmeyenleri ayırmak isterim. Bunun için de şöyle bir karar aldım: İçlerinden birini hedef alarak ona eziyet edeceğim onu aleyhime konuşacak sözlere sevkedeceğim. O hakikaten bana buğzedip aleyhimde konuşmaya başlayınca, benim düşmanım olacağı gibi, onu seven herkes de benim düşmanım; ona buğzeden herkes ise benim dostum ve sevgilim olacaktır.” dedi ve böyle de yaptı. Hakikaten böyle birini seçti ona eziyet etti. O da kötü söyledi ve düşmanlığın sebebi olan buğz meydana çıktı. Bu adamı sevmekte sadık olan ve sevginin şartlarını bilen herkese düşen vazife, dostunu düşmanını tanımak için senin almış olduğun bu tedbir yerindedir. Biz bunu seviyor buna razı oluyoruz. Senin tedbirin, irade ve işin olması bakımdan bunu uygun buluyor ve kabul ediyoruz. Senin eziyetin karşısında adamın, senin hakkında kötü söylemesini de reddediyoruz. Çünkü onun hakkı bu eziyete sabretmek idi. Fakat senin iraden de onun sabretmeyeceği hakkında tecelli etmiştir. Senin iradene uygun olarak bu hareketin ondan sadır olmasına razıyız. Çünkü eğer iraden tahakkuk etmese senin hakkında bir eksiklik olurdu ve biz bunu çirkin görürdük. Lakin bu şahsın bunu kazanması, bu kötülükle mevsuf olması cemalinin iktizası hilafina sana karşı husumet besleyip cephe alması ve bunların kendisine nisbet edilmesi bakımından, bu yaptıklarını hoş görmüyoruz. Çünkü ona yakışan, senin eziyetine katlanıp sana dil ile hakaret etmemekti. İşte bizim çirkin gördüğümüz senin tedbir ve iradenin icabı değil, onun sabretmeyip karşılık vermesidir. Binaenaleyh onun, senin hakkında kötü söylemesi sebebiyle senin ona buğz etmene biz razıyız ve bunu seviyoruz. Çünkü senin muradın budur. Senin muradına muvafakat etmekle onun bu davranışına kızarız. Çünkü muhabbetin şartı, sevdiğinin sevdiği ile dost, sevdiğinin düşmanı ile düşman olmaktır. Adamın sana olan düşmanlığına gelince: senin iraden ve husumet sebeplerini ortaya koyman bakımından buna razıyız, fakat onun bu davranışı kendi vasfı ve kazancı olması bakımından ona da buğzederiz. Sana kızdığı ve düşman olduğu için, benim kızdığım ve düşmanımdır. Onun sana kızması, kendi fiili ve kesbi olması bakımından benim için çirkin ve fakat senin iraden olması bakımından kabulumdür. Tenakuz, senin muradın olması bakımından razıyım ve yine senin muradın olması bakımından çirkin görürür demektir. Fakat O’nun fiili ve iradesi bakımından mekruh olmayıp makbul olup, başkasının vasfı ve kesbi olması bakımından mekruh olmasında tenakuz yoktur. Bir yönden hoş görülüp, bir yönden hoş görülmeyen şeyler bunun şahididir. Zaten bunun benzerleri sayılamayacak kadar çoktur.
Demek ki dinde noksanlık olan şeylere mutlak surette rıza, bir şey değildir. Ancak Allah’a izafetle ona rıza gösterilir, başka hiçbir suretle ona rıza gösterilmez.
*** Resul-i Ekrem buyurdu ki: ”Kul yetmiş sene cennetliğin ameli gibi amel eder. Hatta herkes onun cennetlik olduğunu söyler. Öyle ki aralarında manen bir karış mesafe kalmaz. Sonra mukadderatı galebe çalar da cehennem ehlinin işini yapar ve cehenneme girer. (Buhari, Müslim)
*** Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Sizden hiçbirinizi ameli, ne cehennemden kurtarabilir, ne de cennete koyabilir.” buyurdu. Ashab: ”Seni de koyamaz mı?” deyince, Resul-i Ekrem: ”Evet, beni de koyamaz, ne ola ki Allahu Teala rahmeti ile kusurlarımı bağışlaya” (Buhari,Müslim)
*** Resul-i Ekrem minberde iken sağ elini yumarak: ”İşte bu Allahu Teala’nın kitabıdır. Burada kendi adları ve babalarının adları ile cennelikleri yazdı. Bunlarda artık ve eksik olamaz.” Sonra sol elini yumarak: ”Bu da Allahu Teala’nın cehennemlikleri yazdığı kitabıdır. Onları kendi adları ve babalarının adları ile yazmıştır. Bunlarda da artık ve eksik düşünülemez. Sizden biriniz şakilerin ameli gibi amel işler, ta ki bu da sanki onlardan olur; hatta sankisi yok, o da tamamen onlardandır, denir. Sonra Allahu Teala velev ki, bir devenin birinci defa sağılmasından ikinci defa sağılmasına kadar geçen zaman olsun, yani kısa bir müddet de olsa ölümden önce onları bu kötü durumdan kurtarır. Bunun gibi şakiler de iyilerin ameli gibi amel ederler, ta ki bunlar da onlardan sayılır, hatta bunlar tam bunlardandır denir. Sonra Allahu Teala velev ki bir devenin birinci sağımıyla ikinci sağımı arasındaki zaman kadar olsun, onları ölümden önce bunların arasından çıkarır. Said Allah’ın kazası ile saadete ulaşandır. Şaki de Allah’ın kazası ile şekavete ulaşandır. Amelde itibar hatimeyedir.” (Tirmizi)
*** Resul-i Ekrem buyurdu ki: ”Melek rahme girer nutfeyi eline alır ceset olarak suretlendirir. Sonra ”Ey Rabbim erkek mi, dişi mi, sağlam mı, kusurlu mu?“ diye sorar. Allahu Teala nasıl emrederse öyle suretlendirir. Sonra ona ruh üfler, said veya şaki olduğunu yazar.” (Bezzar)
*** Tedavi ve rukyenin, Allah’ın kaderinden bir şeyi değiştirip değiştiremeyeceği kendisinden soruldukta, Resul-i Ekrem şöyle buyurmuştur: ”Onlar da Allah’ın takdiri iledir” (Tirmizi, İbn Mace)
(Yani bunlar da takdir edilmişlerse yapılabilir, takdir edilmemişlerse yapılamaz. Takdir de bunların şifa vereceği varsa verirler, yoksa vermezler. Mukadderatta değişen bir şey yoktur.)
*** Kudsi hadiste
”Bütün olacakları tedbir ve takdir ettim. Sun’ı bedi’imi tahkim etim. Bunlara rıza gösterene bana ulaşıncaya kadar benden de rıza vardır. Bunlara kızana, bana ulaşıncaya kadar gadap vardır.” (Taberani)
*** (İbn Şahin, Ebu Umame’den rivayet etmiştir. İhya da vardır.)
“Allahu Teala: “Hayrı ve şerri yarattım. Hayır için yarattığım ve hayrı kendi ellerinde icra ettiğim kimseye müjdeler; şer için yarattığım ve kötülükleri kendisine yaptırdığım kimseye de yazıklar olsun. Tekrar tekrar veyl ve yazıklar da, “Niçin ve nasıl” diyene olsun.”
*** Kitap: İhya 4. cilt (Kabir Azabı ve Sorgusu) bölümü
--- Sayfa 896: “Fakat dünya ile ünsiyet etmeyip yalnız Allah’ı seven ve Allah’a ulaşmaya aşık olan kimse, dünya hapisanesinden ve şehvetlerinden kurtulup, bütün engelller ortadan kalkıp sevgilisine yönelmiş olur. Emniyet ve ebediyet gibi bütün nimetler kat kat kendisinde toplanır. İşte gerçek amiller, böyle ibadet ederler. (Allah bizleri de bunlardan etsin)
--- Yorum: Dikkat edilecek husus, parantez içindeki ekleme mütercime aittir. Lakin İhya 3. ciltteki parantezde ise cebri reddedici bir ifade kullanmıştı. Bu yukarda geçti. Ne oldu? Bir yerde öyle, bir yerde böyle söylüyorlar.
*** Razi: “Allah selam evine çağırır ve O, kimi dilerse onu doğru yola hidayet eder” (Yunus 25)
Alimlerimiz küfür ve imanın, Allah’ın kaza ve kaderi ile olduğuna bu ayetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: ”Allah Teala bu ayette bütün mahlukatını selam yurduna (esenlik yurduna) davet ettiğini, daha sonra da O’nun mahlukatından bazısını buna hidayet edip ilettiğini beyan buyurmuştur. Binaenaleyh bu hususi hidayetin, o umumi davetten başka olması gerekir. Güç, kudret, yapabilme imkanı verme, peygamber gönderme ve kitaplar indirme gibi şeylerin umumi (genel) şeyler olduğu hususunda şüphe yoktur. Binaenaleyh bu hususi hidayetin bütün bu umumi şeylerden başka olması gerekir. Bu da bizim, “Allah Teala ilim ve marifetullahı başkasına değil de, o şahsa tahsis etmiştir” şeklindeki sözümüzden başka bir şey değildir. Bil ki, bu ayet Mutezile’ye güç gelen müşkil bir ayettir. Onlar (bu hususta) fazla soru sormaya kadir olamamışladır. Kadi‘nin ileri sürdüğü şeylerin özeti şu iki şeydir:
“A- Bundan maksat “Duaya icabet edip, itaat eden muttaki olan kimseleri hiç şüphesiz ki Allah o davete, çağrıya hidayet eder, ulaştırır” manasında olmak üzere “ Allah dilediği kimseleri, o daveti kabut etmeye iletir” şeklindedir.
B- Bu ayetle ilahi lütuflar kasdedilmiştir.”
Alimlerimiz bu iki izaha tek bir şekilde cevap vererek şöyle demişlerdir. Mutezile’ye göre bu hidayeti ifa etmek Allaha vaciptir. Vacip olan şeyse dilemeye taalluk etmez. Halbuki buradaki ifade ilahi dilemeye bağlanmıştır. Binaenaleyh bu ayeti onların ileri sürdüğü manaya hamletmek imkansızdır.
*** Razi ”Nuh’a şu hakikat vahyolundu: ”Kavminden gerçek iman etmiş olanlardan başkası asla iman etmeyecekler. O halde işleyegeldikleri şeyden tasalanma.” (Hud 36)
Allah Teala Hz. Nuh’un kavminin artık bundan sonra iman etmeyeceğini haber vermiştir. Binaenaleyh şayet onlardan iman tahakkuk etmiş olsaydı o zaman bu iman, ya hem bu haber ve bu bilgi doğru bir haber ve bilgi olarak kalması yahut bu haberin yalana, bu ilmin de cehle dönüşmesi tarzında tahakkuk etmiş olurdu. Birincisinin batıl olduğu açıktır. Zira imanın varlığı halinde, imanın yokluğuna dair haberin doğru olması; iman mevcut iken imanın yokluğuna dair bilginin hasıl olması, iki zıddın aynı anda bir arada bulunması demek olur. İkincisi de batıldır. Zira Allah’ın haberinin yalana, ilminin de cehle dönüşmesi imkansızdır. Onlardan imanın sadır olmasının, mutlaka bu iki kısım üzere olmasının gerektiği ve bunlardan herbirinin de imkansız olduğu sabit olunca, onlar iman etmekle emredilmiş oldukları halde, onlardan imanın sadır olması imkansız olur. Hem kafirler iman etmekle emrolunmuşlardır. Allah’ı verdiği her haber hususunda tasdik etmek de imandandır. Cenab-ı Hakk’ın, “Kavminden gerçek iman etmiş olanlardan başkası asla iman etmeyecektir” beyanı da bu manadadır. Şunu kabul etmemiz gerekir: Onlar, kendilerinin iman etmeyeceklerine dair habere de iman etmekle görevli idiler ki bu, iki zıddı bir arada bulundurmayı teklif etmektir.
*** Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Said annesinin karnında said olandır, bedbaht da annesinin karnında bedbaht ve şaki olandır” (Müslim)
*** Hz. Ömer “Ya Resulullah buna göre şimdi biz olmuş bitmiş, hükmü verilmiş bir şeye göre mi amel ediyoruz (çabalıyoruz), yoksa henüz hükmü verilmemiş bir şeye göre mi amel ediyoruz? Bunun üzerine Hz. Peygamber de “(Yazılıp) bitirilmiş bir şeye göre ey Ömer. Kalemler (onu yazıp) kurumuş, kaderler onunla cereyan etmiş (ona göre meydana gelmiş). Fakat her insana yaratıldığı şey kolaylaştırılır. (Müslim)
*** Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ın kalbimi dinin üzerine sabit kıl“ (Tirmizi)
*** Resul-i Ekrem buyurdu ki: “(Kader) kalemi, kıyamete kadar olacak şeyleri yazıp kurumuştur (bitirmiştir)“ (Buhari)
*** Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Allah var iken hiçbir şey yoktu. Daha sonra O, Levhi yarattı ve kıyamete kadar gelecek olan bütün mahlukatın hallerini ona kaydetti” (Buhari)
*** Gazali’nin kitabı olan İhya da 3.ciltte sayfa (793-799) “İcmalen Ucbun Tedavisi” başlığı altında Gazali konunun tamamında cebr görüşünden bahsediyor ve “Özgürlük yok” diyor. Yine, İhya 4. ciltte cebr itikadı çokça zikrediliyor. Daha çok “Sabır ve Şükür” bölümünde ve özellikle “Tevhid ve Tevekkül” bahsinde konu detaylarıyla açıklanıyor.
*** Razi: Fiillerin Mahluklara İsnad Edilmesi (Tevbe 104. ayetteki açıklama)
… Allah’ın can alma işini “Geceleyin sizi öldüren …O dur” (Enam 69) ayetinde kendi zatına; “De ki: Size müvekkel olan ölüm meleği canınızı alacak” (secde 11) ayetinde ölüm meleği (Azrail’e) ve “Herhangi birinize ölüm geldi mi, elçilerimiz onun ruhunu alır” (Enam 61) ayetinde de ölüm meleğinin yardımcısı olan meleklere izafe etmesi gibidir. Binaenaleyh can alma işi, yaratma bakımından Allah’a; (Bu işi yapanların) reisi olması bakımından Azrail’e ve Allah ölümü yarattığı anda bu işi bilfiil yapan ölüm meleğinin yardımcısı olan meleklere nispet edilmiştir.
*** Razi “Haklarında hükmü ertelenen üç kişinin tevbelerini de Allah kabul etti. Çünkü yeryüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Allah’tan kurtuluşun ancak Alah’a sığınmakta olduğunu anlamışlardı. Sonra Allah onları da eski hallerine dönsünler diye tevbeye muvaffak buyurdu. Şüphesiz ki Allah (ancak) O, tevbeyi en çok kabul eden hakkıyla merhamet edendir.” (Tevbe 118)
Buna göre eğer; ayetteki ”Tevbe etmeleri için Allah onları tevbeye muvaffak kıldı” tabirinin manası nedir? Denilirse, biz deriz ki ”Bu hususta şu izahlar yapılmıştır.”
1) Alimlerimiz bundan maksadın kulun fiilini Allah’ın yarattığını beyan etmek olduğunu söylemişlerdir. Binaenaleyh ayetteki “Sonra Allah onları tevbeye muvaffak kıldı” ifadesi, tevbenin Allah’ın fiili (yaratması) olduğuna, “tevbe etmeleri için” ifadesi ise tevbenin kulun fiili (kesbi) olduğuna delalet etmektedir ki bizim görüşümüz de budur. Bunun bir benzeri de, Cenab-ı Hakk’ın “Hakikat şu ki; güldüren de, ağlatan da Allah’tır.” (Necm 43) ayetinin yanı sıra “Onlar az gülsünler, çok ağlasınlar” (Tevbe 82) ayetinin; “Kafirler o (Muhammed’i Mekke den) çıkardıkları zaman” (Tevbe 40) ayetinin yanı sıra ”Rabbin seni evinden harbe çıkardığı zaman …” (Enfal 5) ayetinin ve “De ki: “Yerde gezin dolaşın…” (Neml 69) ayetinin yanı sıra ”O (Allah) sizi karada ve denizde gezdirendir…” (Yunus 22) ayetinin bulunuşudur.
*** Kitap: İhya 3.cilt (Riyazetle Gadabı İzale) bölümü
--- Sayfa 382: Tevhid kendisine galebe çalan ve tevhidin sırrına eren kimse her şeyin Allah’ın kudretinde olduğunu ve Allah’dan geldiğini bilir, yaratıkların birer alet olduklarını bilerek onlara kızmaz. Nitekim hükümdarın idam fermanını yazan kaleme kızmadığı gibi. Nafakasını temin eden, koyununu kesene de kızmaz. Zira kesmeyi de, ölmeyi de Allah’dan bilir. Tevhidin galebesi sayesinde hiddet de ortadan kalkar. Bunun gibi her şeyin Allah’dan olduğunu; belki hakkında hayırlı olan aç kalmak ve öldürülmek gibi hoşlanmadığı şeyler olduğunu düşünerek Allahu Teala’ya hüsn-i zan etmek suretiyle de gadap etmeyebilir dersen:
Deriz ki: Bu da mümkündür. Fakat Tevhidin bu mertebeye yükselmesi muvakkattır, geçicidir. Şimşek gibi gelir geçer. Devam etmez ve der’akab gönül vasıtalara teveccüh eder. Bu tabiidir, bundan ayrılmaz. Eğer bu hal devamlı olarak bir fertte bulunması düşünülseydi, Resul-i Ekrem de düşünülebilirdi. Halbuki o da hiddetlenir, mübarek yanakları kızarırdı. Hatta: ”Allah’ım ben de bir insanım, herkesin kızdığı gibi ben de kızarım. (Kızarak) herhangi bir müslümana kötü söyler, tel’in eder veya onu döversem sen bu hareketimi benden ona bir dua, tezkiye ve kıyamet günü sana yaklaştırmaya vesile kıl” buyurmuştur. (Müslim)
*** Kitap: İhya 3.cilt (Dünyanın Zemmi) konusu
--- Sayfa 472: Zatın biri de: ”Ölümün hak olduğunu bilen kimsenin nasıl ferahlandığına, cehennemin hak olduğunu bilen kimsenin nasıl güldüğüne, dünyanın değişmekte olduğunu gören kimsenin buna nasıl bel bağladığına, kaderin hak olduğuna inanan kimsenin nasıl üzüldüğüne şaşarım” demiştir.
*** Bir gün Eşec, Resul-i Ekrem’in ziyaretine gitti. Devesini çökertti. Deveden indi ve devesini bağladı. Sonra sırtındaki iki elbiseyi çıkardı, çantadaki iki elbiseyi giydi. Bütün bunları yaparken Resul-i Ekrem de kendisini seyrediyordu. Bunun üzerine Resul-i Ekrem:
_ Ey Eşec (sende) iki haslet (var ki onlar)ı Alahu Teala sever. Resulü de sever buyurdu.
Eşec:
_ Bu iki huy nedir, Ya Resulullah? Dedi.
Resul-i Ekrem:
_ Hilim ve vakardır, buyurdu.
Bunun üzerine Eşec:
_ Bunlar benim edindiğim veya bunlarla yaratıldığım iki huy mudur? deyince
Resul-i Ekrem:
_ Hayır, onlar Allahu Teala’nın sen de yarattığı iki ahlaktır. (Buhari, Müslim)
*** “Hayır ve şer Allah’tan mıdır?” der ki: “Evet”. “Namaz kılmak hayır mıdır?” der ki: “Evet”. Şunu sor: “Yani bu namaz kılan kişinin namaz kılmasını Allah mı istiyor diyorsun?” “Evet” derse de ki: “Ama bir çok insan namaz kılmıyor, acaba Allah onların namaz kılmalarını istemedi mi?”
*** Hayır ve şer Allah’tan mıdır? Evet diyorlar. İman etmek hayır mıdır? Çoğunlukla evet diyorlar. De ki: O zaman kafirliğin de Allah’tan olması lazım değil mi?
*** Ebu Leheb’le alakalı soruyu sorduğumda, yani o hayatta iken cehenneme gideceği ayeti indi. Ve o bu ayete inanmakla mükellef tutuldu. Cehenneme gideceğine mi inanmakla mükellef tutuldu? dediğimde, diyorlar ki: Allah onun öyle yapacağını veya iman etmeyeceğini bildiği için öyle yaptı. Bunlara değişik bir cevap: Sizin bu sözünüzdeki “İlerde öyle yapacağını bildiği için” ifadesi bir yaşam süresidir. Yani diyorsunuz ki, Ebu Leheb’in bir yaşam süresi oldu. Bu süre içinde kendisi için, cehenneme gideceği ayeti de geldi. Fakat Allah onun iman etmeyeceğini önceden bildiği için bu ayeti indirdi.”
Peki soruyorum; sizin o “Allah onun iman etmeyeceğini önceden biliyordu ya da onu yaratmadan biliyordu” ifadenizde ikinci bir yaşam süresi olsun, öyle kabul edelim. Şimdi dikkat edin, sizin kasdettiğiniz ikinci yaşam süresinde Ebu Leheb iman etmekle mükellef tutulmuş muydu? Evet denir. Ve yine onun inanması için kitap indirilmiş miydi? Evet denir. Bu kitap Kur’an değil midir? Lakin yine başa dönüyoruz. Zira Leheb suresi de Kur’an’ın bir suresidir. Dikkat edin bu söylediğiniz, sorunun cevabı değildir. Zira Allah’ın ilminde değişiklik olmaz. İlmi cehle dönüşmez. Olan Ebu Leheb’in hayatta iken cehenneme gideceği ayetinin inmesi hadisesiydi. Demek ki bu olay vuku bulmadan evvel Allah bunu biliyordu. Zaten Allah’ın bildiği şey gerçekleşti. Yani Allah’ın olacağını bildiği şey, bildiği şekilde gerçekleşir. Aksi muhaldir.
*** İnsanlara soruyorum: “İman Allah’tan mı gelir? Allah’tan bir nimet mi? Ve insanları Allah mı doğru yola erdirir?” Ekseriyetle “Evet” diyorlar. Yine insanlara “Allah kullarını saptırır mı?” diyorum, ekserisi “Hayır saptırmaz” diyor. Aslında “iman Allah’tandır, insanları Allah doğru yola iletir, hidayete erdirir” demek, Allah’ın kullarını saptırdığını, yoldan çıkardığını kabul etmek demektir. Çünkü eğer iman Allah’tansa, bu ifadeye göre müslümanlara iman nimetini Allah vermiş demektir. “Ama dünyada kafirler de var, onlara iman nimetini vermemiş mi?“ diye sorunca şaşırıyorlar. Evet vermemiş, yani onlar da imanı yaratmamış, dolayısıyla onlar kafir olur; görüldüğü gibi, onlar da küfrü yarattı.
*** Onlara soruyorum. Bana içerisinde imanın ve küfrün (sapıklığın ve hidayetin) mahluk olduğu, Allah’tan geldiği ve yine kişinin fiillerinin mahluk olduğu, Allah’ın dilemesiyle olduğu ifadeleri, düşünceleri içermeyen üç dakikalık dua edebilir misiniz? Onlar bunu yapamazlar. Zira dua ifadelerinin hepsi cebr manasını taşır. Bu sabit olunca tekrar soruyorum, peki Peygamberimiz dua edermiydi? “Elbette dua ederdi” diyecekler. Hal böyle olunca siz kafirlik, sapıklık olarak kabul ettiğiniz cebr sözlerinin ve düşüncelerinin Peygamberimiz tarafından söylendiği gerçeğini nasıl uzlaştıracaksınız, değerlendireceksiniz? Siz Peygamberimizin yaptığı bir şeyi yapmaktan çekinecek, gocunacak mısınız? Dahası Allah Kur’an’da dua etmeyi teşvik ediyor. Şimdi Allah bunu yapmakla; sapıklık ve kafirlik olarak vasıfladığınız cebr sözlerini ve düşüncelerini bizlere yapmamız için teşvik mi etmiş oluyor?
“Rabbinize yalvara yalvara gizlice dua edin” (Araf 55); “Rabbiniz şöyle buyurdu: “Bana dua edin ki size karşılık vereyim” (Mümin 60)
*** Mutezile ileri gelenleri Kur’an’ı baştan başa ezbere bilen, ve onbinlerce hadisi de bilen kimselerdi. Onlar kaderi açık açık inkar ettiler. Yine onlar özgürlüğü savunup, “İş cebr olursa o halde Allah zalim olur, bu ise muhaldir. Dolayısıyla imtihan için özgürlük şarttır” dediler. Hem de kendilerine adil fırka diyorlar. Maturidi’ler ise yine özgürlüğü savunuyorlar, yine cebre karşı çıkıyorlar, fakat Maturidiler’in çoğunluğu Mutezile’ye kafir diyor. Kendilerini müslüman kabul ediyorlar. Çünkü Mutezile kişi fiilinin yaratıcısıdır dediği için ve açık açık kaderi inkar ettiği için Maturidiler’in çoğunluğu onları tekfir etti. Ancak Maturidiler kelime oyunu yapıp “Fiillerimizi Allah yaratır, lakin istediğimizi yaratır, istemediğimizi yaratmaz” deyip yine cebri inkar etti. Ama kendisini bundan dolayı kafir saymadı. Şimdi soruyorum: Bu Mutezile ileri gelenleri de, Maturidiler de cebri inkar ettiler. Ancak Mutezile bu işi bilemedi de, onlar kelime oyunu yapamadı da kafir oldu; ama Maturidiler çıkış yolunu kendilerince buldu ve kafir olmadı öyle mi?
*** Kur’an da çokça geçen ”Allah dilediğini saptırır” ayetine şöyle cevap verdikleri oluyor: ”Kişi yanlış şeyler yapar da, cüz’i iradesiyle sapmak isterse Allah da onu saptırır. Ya da kişi günah işler işler artık hak ettiği için Allah da onu saptırır”
Cevap: Dikkat edilirse verilen cevaplarda “Önce kulun azması, isyanı geliyor, ya da bu kişi isyan etmeye, günah işlemeye meylediyor; iradesiyle arzuluyor ve peşine Allah onu saptırıyor.” deniyor. Ama iyice incelendiğinde burada önce kişi bir yönelme veya azma gösteriyor ve saptırılmayı hak ediyor gibi bir mana var. Halbuki ayette geçen “Allah dilediğini saptırır” ifadesi ise hiçbir koşul, şart olmadan Allah’ın istediğini yoldan çıkardığı manasına geliyor. Onlar ise önce kul hata yapar, veya yapmaya yönelir ondan sonra Allah saptırır diyorlar ki, bu görüş ayetin ifade ettiği anlama uymuyor. Çünkü ayet kişilerden herhangi birinin, hiçbir önşart olmadan sadece Allah’ın istemesiyle saptırıldığı manası taşıyor. Maturidiler ise ayetin bu geniş manasını kendilerince daraltıyor, kısıtlıyor. Ve Allah illa da bu kişileri saptırır, yoksa günah işlemeye meyletmeyen, azmak istemeyen, itaat etmeyi isteyen kişileri saptırmaz veya tam manasıyla saptıramaz demeye getiriyorlar. Zaten “İman - küfür mahluk değil” derken bunu kastediyorlar. Bu yazdıklarıma karşılık bana şöyle diyen olabilir: “Muhakkak ki Allah bir sivri sineği hatta daha üstününü bir misal göstermekten çekinmez. İman edenler bilirler ki, o şüphesiz haktır, Rablerindendir. Ama küfre saplananlar: “Allah böyle bir misal ile ne demek istedi?“ derler. Allah onunla birçoklarını şaşırtır, yine onunla birçoklarını yola getirir. Onunla ancak o fasıkları şaşırtır.”
“Onunla ancak o fasıkları şaşırtır” ayetine göre demek ki biz bu “Allah dilediğini saptırır” ayetini tek başına almayıp, tahsis etmemiz lazım. Demek ki herkesi değil, fasıkları saptırıyor. Bu da bizim savunduğumuz görüşe delalet eder.”
Cevap:
1- Bir kere fasıklık bir sapma değil midir? Sapma ise o sapma nereden geldi?
2- Kulların fiillerinin Allah’ın yarattığı kabul edildiğinde, fasıklık zaten kişilerin yaptığı işlerden olur. Mesela içki içen fasıktır. Ama içme fiilini Allah yaratınca; o fasığı da zoraki fasık yapanın Allah olduğunu anladık. “Peki madem öyle neden Allah “Onunla ancak o fasıkları şaşırtır” buyurdu, ne manası var?” denirse;
Derim ki: Bu çokça anlattığımız isnad olayıdır. Allah sapma işinde kula isnad yapıyor. Ve saptıracağı zaman ise kulun suçlu olduğunu beyan ediyor. Fasıklığı onda Allah yaratıyor, lakin kişi bunu kesbettiği (kazandığı) için, ona sapık deyip sapmayı hak ettiğini beyan buyuruyor. Lakin bundan özgürlük manası çıkmaz. Zira fasıklığı kula isnad etme vardır. Esasen zoraki onu fasık yapan Allah’tır.
*** Eş’ariler’in “İnşaallah müminim” (Allah dilerse müminim) sözünün açıklaması:
İnsanların ekserisi cebri inkar ediyorlar. Yani Allah bu insanlarda küfrü yaratıyor. Lakin bu insanların çoğu kendilerini müslüman sayıyorlar. Yani Allah onlar da (müslüman oldukları) düşüncesini de yaratıyor. Onlar “müslümanız” derler, ama esasında kafirdirler. Demek ki önemli olan kişinin kendini ne sandığından çok, ne olduğudur. Dolayısıyla bunun aynısı benim içinde olabilir. (Not: Bu kitabı yazdıktan sonra bilgisayara geçirme devresinde, evvelden kabul ettiğim Rüyetullah (Allah’ın görülmesi) düşüncesinin yanlış olduğunu kabul ettim. Bu hususta yine araştırma yapmam lazım. Ve ben şu inançtayım ki: Rüyetullah’ı kabul edenler Allah’a cisim demiş olurlar. Bu ise küfür olur. Yani şunu demek istiyorum, ben bu kitabı yazdığım zaman kendimi müslüman kabul etmiş olmam beni kurtarmadı; bilmeden de olsa küfür itikadı taşıyormuşum da haberim yokmuş. Peki ne malum benim yine bilmeden, küfrümü gerektiren bir itikad taşımadığım? Dolayısıyla “İnşallah müminim” ifadesinin ne kadar yerinde olduğu sabit olur.) Yani ben de kendimi müslüman görürken bilmediğim vecihle Allah bende küfür itikadı yaratmış olabilir. O zaman benim kendimi mümin saymam kendimi kurtarmaz. Hal böyle olunca (Allah isterse müminim) derim ki, bu şüphe manasında olmayıp, ben iman esaslarına inanıyorum ama Allah benim bilmediğim yönlerle haberim olmadan bende küfrü yaratmış olabilir. Ben de kendimde yaratılan bu küfür inancından haberim yoksa, ne ile küfre girdiğimi bilmiyorsam, neden ve hangi sebepten dolayı tevbe edeceğimi de bilemem demektir. Ve tevbesiz ölürüm. Gördüğün gibi kendini mümin sanman seni kurtarmadı. Dolayısıyla bu ifade (gerçek anlamda ancak Allah dilerse mümin olurum) anlamına gelir. Yoksa sende Allah samimi müminmişsin gibi bir his yaratabilir. Halbuki sende kafirlik düşüncesi de, itikadı da yaratabilir. O zaman kafir olursun da haberin bile olmaz. Demek ki bu ifade de (İnşaallah müminim) Allah’a tevekkül etmek, ona bağlanmak var. Haddini bilmek var. Rububiyetin izzetini ve kulluğun zilletini ikrar var.
*** Mahluk olanların özgürlüğü yoktur. Bir insan doğduğunda cin veya melek olma hususunda kendisinin seçimi yok. Zorlama altındadır. Cebrail de mahluk, İblis de mahluk. İkisi de kendi özgür seçimleriyle cin ve melek olmayı seçmiş değillerdir. Cebrail melek ve Allah’a isyan etmiyor, yaratılışı böyle. İblis ise cin yaratıldı, o kendini cin olarak buldu. “Andolsun ki cinlerin ve insanların birçoğunu cehennem için yarattık” (Araf 179)
Ve Allah tarafından zoraki secde ettirilmedi, lanetlendi. Hiçbir özgürlüğü yoktu. Lakin şimdiye kadar lanetle anıldı ve anılacak. Allah onu zelil kıldı. Ve yine Cebrail’i şerefli kıldı. Bu işlerin illeti, sebebi yok. Sadece Allah öyle istedi. Allah İblis’i niçin melek yaratıp, kendisine isyan etmeyen cinsten kılmadı? Niçin İblis’i direk olarak isyan edebilen bir canlı şeklinde cin yarattı da, bunun tersini Cebrail için yaptı? Nedeni nedir? Bu sorunun cevabı şundan başkası değildir: Allah öyle istedi. “O yaptıklarından sorgulanmaz. Onlar sorumlu tutulacaklardır.” (Enbiya 23) Tekrar söylediğim gibi ikisinin de bunda zerrece özgürlükleri olmadıkları halde, ikisi de hadis ve mahluk. Ve her cüzlerinde, fiillerinde de mahluklar.
*** (Sad 82-83): ”İblis: ”O halde senin izzet ve kudretine yemin ederim ki, içlerinde halis kulların müstesna onları toptan azdıracağım”
(Sad 84): ”İşte bu (sözün) doğrudur. Ben hakikatı söylüyorum”
(Sad 85): ”Andolsun ki sen ve sana uyanların hepsi ile cehennemi dolduracağım”
Okyanusa bir günlük bebek bırakılsa ve “Yüz kurtul” dense, bu Allah’ın dilemesiyle mümkündür. Lakin İblis’in durumu için hiçbir yol yoktur. Çünkü yukarıda beyan edilen ayetler yalana dönüşemeyeceğine göre; İblis kesin olarak cehenneme gideceğine şahit ve bunu şu an biliyor. Evet herkesin sonu Allah katında belli; ama bizler bunu kendimiz için bilemiyoruz.
*** Bir kafir memlekette doğan ve İslam düşmanlığı ile yetişen kişilere; bize Müseyleme (Yalancı peygamber) nasıl anlatılıyorsa ona da bizim Peygamberimiz aynen öyle yalancı, sahtekar biri olarak tanıtılıyor. Ve mesela Hrıstiyan memleketi ise ona inanacağı bir din gösteriliyor ve bir kitap sunuluyor. Hak yolun o olduğunu, başka şeylerin batıl ve onların cehennemlik olduğu öğretiliyor. Ve o kişi memleketinde İslam’ı öğreneceği yerleri nereden bulacak, onu kimi teşvik edecek, kendi dilinde İslam’i kitabı nereden temin edecek? Herkesin ortamı, karekteri farklı, imkanlar bir değil ve herkes fazla kitap okuyan, araştırıcı değildir. Şimdi bu insanlar İslam memleketinde doğup büyüyenlerle eşit imkanlara mı sahiptir? Birini ibadet yapmadığı için kınarlar, radyoda, televizyonda İslam anlatılır, yani yönlendirme vardır. Bu iki kişinin şartları farklıdır. Denebilir ki: “O da araştırsın, müslümanlığı seçsin, yapan yok mu?” böyle denebilir ise de, bir de gerçekler vardır. İslam memleketlerinde bile insanların çoğunluğu Kur’an’ı okumamıştır. Bundan kıyas yapılmalıdır. Ehli Kitap için konuştuğumuzda; Kur’an da İsrailoğulları denizi geçince buzağıyı Samiri’nin yaptığı ifade edilir. Muharref (Bozulmuş) Tevrat da bunu yapanın Hz. Harun olduğu yazılıdır. Dahası muharref İncil de, her ne kadar bu ifadeyi te’vil etmeye çalışıyorlarsa da resmen Hz. İsa için “Allah’ın oğlu” ifadesi, düşüncesi anlatılır. Özellikle Yuhanna da; zaten Hrıstiyan’lar Eski Ahid’e ve Yeni Ahid’e inanırlar. Yahudi’ler ise sadece Eski Ahid’e inanırlar. Yani görüldüğü gibi bu muharref kitaplara inandıkları için otomatik olarak Kur’an’ın bildirdiklerinin tersine bir inanç onlarda sözkonusu oluyor. Ve bu insanlar Kur’an’a inanmakla mükelleftirler. Soruyorum: Hani eşitlik. İki sınıf insana da iman etmesi emrediliyor. Görüldüğü üzere birinin, diğeri üzerine daha baştan bir avantajı oluyor. Yani birini diğeri üzerine tercih etme var.
Bazıları bu soruya şöyle cevap vermek istiyor ki bir aldatmacadır. Diyorlar ki: ”Bir insan İslam’ı bulamayacak, bilemeyecek bir ortamda ise Maturidiler’e göre sadece kendi aklıyla Allah’a, bir ilaha inanmakla sorumludur. Şeriat’ın diğer detay şeylerini yapması ona teklif edilmez.“ Halbuki bu ifadeler dağın başında, hiç kendisine yol gösteren, anlatan olmadığında Maturidi mezhebine göredir. Lakin Avrupa da, Asya da ve şehirler de yaşayan biri için artık böyle şey nasıl söylenebilir?

zxzx
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye
Mesajlar: 53
Kayıt: 01 Ara 2008 [ 16:25 ]

Re: yazdığım kitap

Mesaj gönderen zxzx » 27 Kas 2016 [ 18:13 ]


*** Şöyle soru soruluyor: Madem ki Allah’ın her şeye gücü yetiyor. Allah, insanları dünyada özgür seçimleriyle yaşamalarını yaratamaz mı? Bu imkansız mıdır?
Cevap: Bu mümkün değildir. Bu denilenin olması için bir defa kişiye Allah’ın hiç etki etmemesi ve kişinin fiillerini, Allah’ın yaratmaması gerekir ki bu da Allah’tan başka bir yaratıcı kabul etmek manasına gelir ki bu küfürdür. Zira düşünelim ; zahiren bakıldığında yerdeki bardağı masaya koyma olayında biz o bardağa dokunmazsak bardak kendiliğinden masaya gelmiyor. Demek ki sonradan olan şeylerin oluşması için onu etkileyen bir sebep lazım, lakin o cam bardakla, elimiz madde olması açısından birdir. Zira o camsa, elimiz et ve kemik. Ölen bir insanın da eli var ama hareket etmiyor, edemiyor. Yani sizin ölüden farkınız var. Bu fark ise gördüğümüz kadarıyla, Allah canlı da hareketi yaratıyor. Elimizin hareketi de sonradan meydana gelir. Ve o da bir var edene, yaratana muhtaçtır. Aksi halde yaratanı olmadan, yaratılmayı kabul etmek lazım gelir ki muhaldir.
*** Aşağıdaki cümleleri tasdik ediyor musunuz?
“Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz”,
“Allah’ın dilemesinin dışında hiçbir şey olmaz” j
Soruyorum: “Allah kullarının hepsinin iman etmesini istiyor mu?”, “Evet” derse, de ki: “Peki ama dünyada iman etmeyenler de var; o halde Allah istediğini yapamadı mı, elde edemedi mi, aciz mi?” Eğer “Hepsinin iman etmesini istemiyor” derse, o zaman de ki: “Peki bu iman etmesini istemediklerine de iman etmeyi teklif ediyor mu?” Tabii ki teklif ediyor, lakin bu kişiler iman edemez, iman edemeyecekleri halde onlara iman etmeyi teklif etmek “Teklif-i mala yutak” olur.
Cevap: Aslında Allah kullarının hepsinin iman etmesini istemiyor. Esasen şu gerçek ortadadır ki: Allah kullarının çoğunluğunun kötü olmasını istemiştir.
.*** Çevremizdeki insanlara sorarsan, “Müslüman mısın?” diye, çoğunlukla “Müslümanım Elhamdülillah” (Allah’a şükrolsun) derler. De ki: “Niçin Müslüman mısın sorusuna “Müslümanım Elhamdülillah” diye yanıt verdiniz?” Bir iki laf ederse, “Allah’ın imanı sana nasip ettiğini, verdiğini düşündüğün için mi şükrettin” dersen, “Tabii ya onun için” derler. O zaman de ki: “Yani demene göre insanlara imanı Allah mı nasip ediyor?”, “Evet” derler. O zaman sor: “Anlatmana göre dünyadaki bütün müslümanlara da imanı Allah nasip etmiş, vermiş oluyor öyle değil mi?”, “Öyle oluyor” der. Şimdi de ki: “Ama dünyada kafirler de var, onlara imanı nasip etmedi mi, vermedi mi?” Bazıları ”Verdi ama onlar kabul etmedi” diyor. De ki: “Olur mu öyle şey, imanı verseydi onlar müslüman olurdu değil mi?”
O halde imanı o kafirlere vermemiş olduğunu anladık demektir. Zaten Allah kafirlere imanı vermiş olsaydı, onlar o anda kafir olmazlardı. Çünkü Allah’ın dilemesine karşı çıkılamaz. Şunu sor: “Onlara imanı nasip etmediği, vermediği halde onlara iman etmelerini emretti mi, onları iman etmekle sorumlu tuttu mu?” (Araf 158) Mırın kırın ederse, de ki: “Elbette tuttu. Hem iman vermedi, hem de iman etmeyi emretti. Bu onlara kaldıramayacakları şeyi yüklemek olur.”
*** (En’am 148): “Allah’a ortak koşanlar diyecekler ki: ”Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız ortak koşardı, hiçbir şeyi de (kendimize) haram kılmazdık.“ Onlardan önce yalanlayanlar da böyle söylemişlerdi. Sonunda ise azabımızı tatmışlardı. De ki: “Yanınızda bize çıkaracağınız bir bilgi mi var? Siz sadece zanna uyuyor ve sadece saçmalıyorsunuz.”
(En’am 149): “De ki: ”En kesin ve üstün delil Allah’ındır. Allah isteseydi elbette hepinizi doğru yola iletirdi.”
(En’am 107): “Allah dileseydi ortak koşmazlardı. Biz seni onların üzerine bir bekçi kılmadık. Sen onların vekili de değilsin.”
(Enbiya 23): “O, yaptığından sorumlu tutulamaz. Onlar ise sorguya çekileceklerdir”
(En’am 107)’deki ayette Allah beyan ediyor. Lakin benzeri ifadeyi müşrikler söyleyince azarlanıyor ve saçmaladıkları bildiriliyor. Şimdi ne olacak? Esasen müşrikler doğruyu söylediler. Peki neden Allah onları doğruyu söyledikleri halde kınadı? Çünkü onlar, bu ifadeleriyle sorumluluğu reddetmeyi kasdettiler ve “Madem her şeyi bize zorla Allah yaptırıyor, o halde neden bizi sorumlu tutuyor?” Şeklinde sorumluluğu reddedici bir fikri ortaya koydular. Bunun için Allah onları kınadı.
*** (İsra 97): ”Allah kime hidayet verirse işte doğru yolu bulan odur. Kimi de hidayetinden uzak tutarsa artık onlara Allah’tan başka yardımcı bulamazsın. Kıyamet günü de onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun haşrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer cehennemdir ki, ateşi yavaşladıkça onun alevini arttırırız.”
(İsra 98): ”Cezaları işte budur. Çünkü onlar ayetlerimizi inkar etmişler ve sahi bizler bir kemik yığını ve kokuşmuş toprak olunca yeni bir yaratılışla diriltilmiş mi olacağız? demişlerdir”
Görüldüğü gibi 97. ayette kime hidayet verirse onun doğru yolu bulduğu bildiriliyor. 98. ayette ise bu cezanın nedeninin onların ayetleri inkar etmeleri ve ayette geçen ifadeleri söylemeleri olduğu bildirilmiştir. Bakın, dilediğini hidayet ediyor, dilediğini saptırıyor. Ve saptırmak istediğinde ise ayetleri inkar ettirtiyor. Ve ayette geçen küfür sözlerini zoraki söylettiriyor. Bakın zorla yaptıran Allah olduğu halde bu yapma işini onlara isnad ediyor. Onlar böyle böyle yaptılar diyor. Yani o amelleri onlarda yaratıyor. Fakat onlar bu amellerin yaratılan mahalleri (yeri) olduğundan sorumlu oluyorlar. Nitekim çok ayette amellerin, fiillerimizin Allah tarafından yaratıldığı bildirilmiştir. Keza düşüncenin, imanın, küfrün de öyle. Şimdi iman, küfür, düşünce, yaptığımız hareketler Allah tarafından yaratıldığı sabit olunca 98. ayetteki onların yaptıkları ve söyledikleri; ayetleri inkar etmek mahluk olup küfürdür. Sonuçta bu yaptıkları Allah tarafından yaratılmış. Ve Allah’ın yarattığı şeye engel olunamaz. O bakımdan bu kişiler bu fiilleri (küfür fiillerini) yapmaya mecbur oldular. Bunu yapmaya mecbur olunca bakın ayete ne diyor. Cezadan bahsedip cezaları budur, çünkü böyle böyle yaptılar diyor. Esasen o yapılanları yaratan Allah. İş böyle olunca 97. ayette istediğini hidayet edip, istediğini saptırdığını bildirince ve bunu da 98. ayetteki zahiren (görünüşte) onların böyle böyle yapmalarındandır deyip, halbuki bu da, onlara zoraki bu işleri yaptırmakla olduğundan cebrden başka yol olamaz.
*** “Samiri onları saptırdı”
“Allah dilediğini saptırır”
Ayetleriyle istidlal, şöyle ki: Bir çok ayette Allah’ın insanları saptırdığı sabit olduğu halde bir başka ayette İsrailoğullarını Samiri’nin saptırdığı bildiriliyor. Bakın hareketleri Allah yaratınca Samiri’nin yaptıklarını da Allah yaratmış olur. Görünüşte olayı, fiili Samiri’nin yaptığı vardır. O bakımdan Allah o fiillerin mahalli Samiri olduğundan saptırma işini ona nispet (İsnad) etmiştir. Yoksa o özgür olduğundan değil. Kesp yönüyle bakıldığında Samiri de bu fiilleri Allah yaratınca Samiri buna mahal oldu ve bu fiilleri kazanmış (kesbetmiş) oldu. Nitekim Ku’ran’da kim ne kazanırsa kendisine olduğu bildirilir. Kehf suresinde “ister inanın, ister inanmayın” deniyor. Dünya hayatında kişiler görünüşte sanki iman edip etmemek hususunda özgür gibi kendini hissedebiliyor. Nitekim inkarcı kişilerle konuşurken ne diyoruz: “Gel vazgeç bu inattan, yapma böyle.” O ne diyor: “Benim düşüncem, anlayışım, tavrım bu, seçimim bu” diyor. Biz ise tebliğe devam edip onun düştüğü çelişkileri anlatıp “Niye hala ısrar ediyorsun, anlamıyor musun?” diyoruz. Yani o anda fiili o kişiye isnad edip o şekliyle konuşuyoruz. İşte böyle de, bizim dünya hayatındaki bu özgürmüşüz gibi halimizle ilgili bir hitapla, bu yönüyle “İster inanın, ister inanmayın” deniyor.
Örnek: Futbolda 2002 yılında Türkiye dünya üçüncüsü oldu ya; Türk halkı ne diyor, nasıl seviniyor; “Biz dünya üçüncüsü olduk, golü biz attık.” Otelde futbolcular saldırıya uğrasa ne deniyor “Saldırıya uğradık.” Görüldüğü gibi Türk halkı topa dokunmadığı, koşmadığı, saldırıya uğramadığı halde ne diyor: “Biz yaptık, biz ettik, saldırıya uğradık.” Bu bahsi geçen cümleler tuhaf karşılanmıyor. İşte bu da böyledir. Her ne kadar yaptıklarımızı bize zoraki Allah yaptırıyor ise de birçok ayette bu fiiller, ameller, sözler, tavırlar insanlara, cinlere, meleklere isnad ediliyor. Bunun bu şekliyle isnad edilmesi, bu işlerin tamamen bizim özgür seçimimizle olduğuna delil olmaz. Zira Kur’an’ın diğer ayetleri bunu açıkça bildiriyor. Aklen ve naklen başka bir yol yoktur. Her ne kadar insanların ekserisi bu itikadı kabul etmiyorlarsa da, iyice düşünüldüğünde başka yol olmadığı görülecektir. İnsanların çoğu çok basit düşünür; der ki: “Burası bir denemedir, imitihan yeridir, iyilik yapar, amel edersen cennete, kötülük yapar ibadet etmezsen cehenneme gidersin.”
Bakın her şey bu kadar basit değil. Bir kere deneme nedir? Bir sonuca varma işidir. Denemeyi yaparsın, sonuca varırsın. Belli bir şeyi öğrenip ona göre hareket edersin. Fakat Allah zaten her şeyi biliyor. İlle de bir şeyin ne olup, ne olmadığını bilmek için denemeye ihtiyaç duymaz. Fakat Kur’an’da geçen imtihan, deneme ifadeleri mecazidir. Direk olarak bizim kullandığımız şekliyle Allah için düşünülemez. Dolayısıyla bu dünya imtihan yeri değildir. “Zahiren bakıldığında insanların dünyaya gönderilmesi, yaşatılması ve öldükten sonra diriltilip ceza ya da mükafatla karşılaşması imtihana benzediğinden dolayı nasslarda imtihan ifadesi geçmektedir” şeklinde Razi’nin bir te’vili vardır .
*** (Saffat 96)’da Hz. İbrahim “Sizi de yaptıklarınızı da yaratan Allah’tır” dedi.
(Meryem 43)’de ”Babacığım hakikaten sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyleyse bana uy ki seni düz yola çıkarayım”
Bu ayette ise babasına kendisine uymasını ve düz yola çıkaracağını beyan ediyor ki, yapacağı fiili kendisine isnad ediyor. Ben düz yola çıkarırım manasında. Yine Hz. İbrahim, hareketlerin oluşumunun ancak, Allah’ın yaratmasıyla olduğunu bildirmiştir. Dolayısıyla böyle şeyler caizdir, tuhaf görülmemelidir. Hz. İbrahim esasen düz yola çıkaranın Allah olduğunu bile bile bu düz yola çıkarma işini kendisine isnad etti.
*** Kadere şöylece inanmak zorundayız: Her şeyi bize Allah yaptırır, icabında günah işletir, isyan ettirir, kafir yapar, mümin yapar, ibadeti de, günahı da zoraki işletir. Lakin Allah asla zalim değildir, adalet sahibidir. Bir de şöyle laflar iştiyorum ki: İnsanlarla tartıştığım vakit bakıyorlar ki zorlanıyorlar hemen laf hazır: ”Biz kader konusunda konuşmaktan, tartışmaktan nehyedildik, (yasaklandık) biz inandık deriz gerisini karıştırmayız.”
Halbuki burada büyük bir yanılgı var, o da şudur: Hadislere baktığınız vakit hakikaten bu konuda tartışmaktan nehyedilme var; ancak bu cebr inancını kabul edişten sonradır. Çünkü cebr inancı kabul edildiğinde, bu inancı sorgulamaya gidilebilir ve cevabı bulmak çok zor olur. O bakımdan Resulullah sözlerinde cebr inancını zikretmiş, fakat bunun anlaşılması çok zor olduğundan hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmalarını ve gerisini fazlaca kurcalamamaları gerektiğini söylemiştir. İşte bu noktada nehy vardır. Yoksa Maturidiler’in yaptığı gibi ayetlerin manasını zorlaya zorlaya kaderi inkar etmenin bin türlü yolunu bulduktan sonra, bir de utanıp sıkılmadan “Ben kadere inanıyorum, hayır ve şer Allah’tandır” diyenler için bu yasak yoktur. Bu gibilerin samimi olarak kadere gerçek manada inandıktan sonra bu nehy onlara raci (döner) olur. Bir de şunu hatırlatayım ki: İtikad, inanç meselelerinde şüphe caiz olmayıp, inkar hükmündedir. Yani bir kişi bizim kitap boyunca anlatmaya çalıştığımız şekliyle cebr inancına tam olarak inanmadıkça mümin olamaz. Misal derse ki: ”Ben hakikaten cebr inancına çok yakınım ancak içimde bilmediğim bir şey var ki, bu inancı %100 savunmama mani oluyor. Yani bir adım kaldı tam cebrci olmama; şu anda durumum bu“, bu kişi kafir olur. Allah’ı inkar edenler gibi. Bu kafada ölürse ebedi cehennemde kalır. Bu anlattıklarım şaka değil, oyun hiç değil. Size emredilen şudur ki: “Her şey Allah’tandır. İrademiz varsa da etkisi yoktur. Çünkü o da mahluk. Bununla beraber biz yaptıklarımızdan mesulüz, sorumluyuz ve Allah zalim değildir” düşüncesini kabul etmenizdir.
*** Bana bazen şöyle sorular soruluyor: ”Allah kaldıramayacağı kayayı yaratabilir mi? ya da bükemeyeceği demiri yaratabilir mi?”
Cevap: Yaratamaz. Burada ilk bakışta yaratamaz ifadesi, Allah için acizlik manasını akla getirebilir. Lakin burada yaratma bir şarta bağlı; şart ise kaldıramama ve bükememe. Bunlar ise kesin olarak acizliktir. Ve Allah için acizlik muhaldir (imkansız). Muhale bağlı olan, gerektiren şey de muhaldir. Dolayısıyla Allah sonu acizliğe varacak olan şey, velev ki yaratma olacak olsa da, o halde böyle bir şeyi yaratamaz. Burada esasen bizim yaratamaz ifadesini kullanmamız; Allah’ı övmek ve onu noksan sıfatlardan tenzih etmektir.
*** Kitap: Maturidi ve Nesefi’ye Göre İnsan Hürriyeti Kavramı Yazar: Prof. Dr. M. Said Yazıcıoğlu (Ebu’l - Mu’in Nesefi (Ö. 1115) ileri gelen Maturidi kelamcılarındandır.)
--- Sayfa 22: Nesefi’nin Eş’ari’ye karşı takındığı tavır hayli ilgi çekicidir. Tabsıre’nin (Yazdığı kitap) fiil bahsinde bir konudan bahsederken kullandığı “bu; Ehli Sünnet mezhebidir. Eş’ari’ye gelince…” ifadesinden Eşari’yi, Ehli Sünnet dışında gördüğü anlaşılmaktadır.
--- Sayfa 50: Memluk devri Maturidi kelamcılarının en mühim simalarından biri olan Ubeydullah bin Mes’ud Sadrü’ş-Şeria el-Mahbubi (Ö. 1346) fiilin Allah tarafından yaratıldığını, fakat fiili beğenip ona yönelecek olan irademizin yaratılmamış olduğunu söyleyerek insanın fiilindeki hürlüğü konusunda belki de bu en ileri adımı atan kelamcıdır. Netice olarak diyebiliriz ki İbn Humam’a (Ö. 1457) göre radikal bir determinizmden sakınmak için Kur’an’ı formüle bir özellik, başka bir deyişle insan fiilinde istisnaya gitmek gerekmektedir. Bu neticeye ulaşmak için de istisnayı insan fiilinin bütünlüğüne yaymak ihtiyacı yoktur. Sadece bu fiili idare edip yönlendiren “azm”e tatbik etmek yeterlidir. İnsan kendi iradesini kendisi var eder. İbn Humam bunun dışında her şeyin Allah tarafından yaratıldığı görüşündedir. İbn Humam’ın Maturidi ve Nesefi düşüncesinden ayrı ve orjinal diyebileceğimiz fikri, insan iradesinin yaratılmamış olduğunu kabul etmiş olmasıdır. İnsan fiile ilişkin iradesini kendisi meydana getiriyorsa, Allah’ın yarattığı çeşitli fiillerden seçip beğendiğini hiçbir etki ve baskı altında kalmadan hür bir şekilde seçebiliyor demektir. İradenin yaratılmış veya yaratılmamış olduğu meselesi Maturidi ve Nesefi de açıkça üzerinde durulan bir konu değildir. Fakat onların izah tarzlarından İbn Humam’ın görüşleri doğrultusunda düşünmüş oldukları anlaşılmaktadır. Yani Maturidi ve Nesefi, seçimi yapacak olan insan iradesinin yaratılıp yaratılmadığı konusu üzerinde açıkca durmamışlar fakat iradenin bağımsız olduğunu hissettiren açıklamalarda bulunmuşlardır. İbn Humam’ın onların bu düşüncelerini daha somut bir şekilde ifade etmiş olduğunu söyleyebiliriz.
--- Sayfa 63: Yaratma - Kesb önceliği
Acaba kesb, yaratmadan önce olabilir mi? Kesbin yaratmadan önce olması demek, kesb varken yaratmanın mevcut olmaması demektir. Fakat yaratma, yani yaratılan bir şey yoksa insan neyi kesbedecektir? Yok’un kesbi sözkonusu olamaz. Yok’un kesbedilebileceği kabul edilecek olursa, bu yaratma demek olacaktır. Yani insan bir şeyi yapabilme hürriyeti dışında onu yoktan varetme kudretine de sahip oluyor demektir. Kesbin önceliğinin kabul edilmesi durumunda, Allah’ın yaratmasını izah etmek güç, hatta imkansız olacaktır. Aslında kesbin önceliğini kabul etmek Mutezile görüşe uygun düşen bir anlayış olur. Ehli Sünnet’in anlayışı ise bunun aksinedir. Ehli Sünnet’in anlayışına göre kesb ve yaratmayı bir anda düşünmek gerekmektedir. Böylece her iki failin, bir fiile değişik açılardan etkisi gerçekleşmiş olacaktır. Ehli Sünnet kelamcıları bir fiile iki failin etki edebileceğini kabul etmişlerdir. (Yorum: Eş’arilik’te kesb anlayışı: Kulun kudretinin tesirsiz olarak fiille beraber bulunmasıdır) Burada iki işten birinin önceliği değil, beraberlikleri söz konusudur. İnsanın bir şeyi kuvvetli bir arzu ve istekle istemesi sonucu Allah onu yaratır ve insan da aynı anda kesbeder.(Yorum: Dikkat edilirse bir beraberlikten bahsediyor. Peşine insanın cüz’i iradesini kullanması sonucunda Allah’ın fiili yaratmasını ve aynı anda kesb olayını zikrediyor. Lakin cüz’i irade yönelimini başa koyuyor. Bu yönelme (cüz’i irade) işini süratle geçiyor. Zira esas mesele orada. Çünkü cüz’i irade mahluk mu, değil mi? genellikle kitaplarda bu nokta geçiştirilir, üzerinde pek durulmaz. Zaten çoğu Maturidi yazar da cüz’i iradenin mahluk olup olmaması meselesini bilmez.) Böylece işin yaratma yönü Allah’a kesb yönü ise insana ait olmuş olur. Bu durumda önce yaratma sonra kesb söz konusu değildir. İnsan iradesi fiilin başlangıç noktasıdır. Fiilin yaratılıp yaratılmaması insan iradesine bağlı bir husus olmaktadır. Ancak yaratma yönü Allah’a, kesb yönü ise insana aittir. Ehli Sünnet’in iki kadirin bir makdura (güç yetirilen şey) taalluku bu bakış açısından kaynaklanmaktadır. Fiilin meydana gelmesi olayında yaratma ve kesb de öncelik değil, beraberlik söz konusu edildiğinde, işin oluşumuna etki eden şeyin ne olduğunu tesbit etmek gerekmektedir. Bir sebep olmalı ki iki fail harekete geçsin. Buradaki sebep insan iradesinin harekete geçmesi olmalıdır. Bu durumda insanın fiilinde hürlüğü ve dolayısıyla netice de sorumlu olması daha kolay anlaşılacaktır. Maturidi kelam bilgini İbn Humam da bu görüşe paralel bir anlayışa sahiptir. Ona göre insan bir şeyi kuvvetli bir iradeyle istediği veya arzuladığı zaman, Allah onun için, o fiili yaratır. Bu görüşe göre insan; kesbetmeden önce, Allah’ın yaratmasını niyeti ve kuvvetli arzusu ile tayin ediyor gibidir. Allah bu kuvvetli istek doğrultusunda insanın fiilini yaratıyor; insan da bu fiili tam anlamıyla benimsiyor. Böylece fiildeki başlangıç ve fiil neticesinde meydana gelen sonuç, insanın bizzat kendisine ait olmuş oluyor. Netice olarak kesbe öncelik vermenin, yaratma ilkesine aykırı düşeceğini söyleyebiliriz. Çünkü yaratma yoktan varetme olduğuna göre, burada bir sıçrama söz konusudur. Kesb yaratmadan önce olacak olsa, yok olan bir şeye sahip olma durumu söz konusu olur ki bunun imkansızlığı ortadadır. Yaratmaya öncelik verilmesi durumunda ise insanın yaratılmış bir şeyi kesbe mecbur olabileceği noktasından hareketle, fiilde bir zorunluluk sözkonusu olabilecektir. Ehli Sünnet’in yaptığı gibi, yaratma ve kesbte öncelik değil beraberlik kabul etmek en uygun izah tarzı olmaktadır. Zira bu durumda Allah’ın yaratma kudretine bir zarar gelmediği gibi, insan için de herhangi bir zorunluluk ve hürriyetini kısıtlayıcı bir durum sözkonusu olmamaktadır. Yaratmanın kesbten önce olduğu kabul edilecek olursa Allah’ın değişik karakterde şeyler yarattığını insanın da bunlardan dilediğini seçebileceğini kabul etmek gerekmektedir. Allah tek bir şey yaratmış olsa insanın seçim hürriyeti sözkonusu edilemeyecektir. Değişik alternatifli şeyler yaratılmış olmalı ki, insan dilediğini seçip benimsesin ve dolayısıyla hürriyeti sözkonusu olabilsin. İşte insanın bu değişik şeylerde dilediğini seçmesi de kesb olmaktadır.
--- Sayfa 112: Nesefi Temhid’de (Yazdığı kitap) buna benzer ifadeler kullanmaktadır: ”Biz mutlak olarak Allah küfrü yarattı demiyoruz. Allah küfrü çirkin, batıl ve fasit olduğu halde yarattı diyoruz. Bunların yaratılmasında hikmet vardır. Aklın yanılması, küfrü güzel ve doğru olarak benimseyip yapmaktır.”
--- Yorum: Halbuki biz Maturidi kitaplarında imanın ve küfrün mahluk olmadığını okuyoruz. Zira bunlar mahluk olsa direk cebr olur. Çünkü Allah’ın yarattığı şeyin tahakkuk (meydana gelme) etmesine engel olunamaz. Birisinde küfrü yaratsa o kişi zoraki kafir olur. Tersi olarak birisinde imanı yaratsa, o kişi zoraki mümin olur. Çok defa şöyle ifadeler duyuyorum: “Her şey de hayır vardır. Allah sende kötü bir şey yaratsa, mutlaka bir hayır vardır, bir hikmet vardır” Bir kere şunu bilelim ki; Mutezile mezhebinde aslah prensibi vardır. Yani “Kulda iyi olanı yaratması Allah’a vaciptir”, derler. Eş’ariler diyor ki: Allah’a hiçbir şey vacip değildir. Zira vacip olma; gereği yapılmadığı takdirde kınanmayı gerektirir. Allah kul için hep iyiyi yaratacak diye bir şey yok. Şimdi diyelim bir kulda küfrü yarattı, Kur’an’ı, peygamberini inkar ettirdi. Bu düşünceleri kulda yarattı, şimdi bu işin neresi kul için hayırlıdır? Bu küfür sebebiyle, bu şekilde ölürse ebedi cehenneme gidecek. Daha bu işler kul için hayırlıdır denir mi? Her işte bir hikmet aranır mı? Zaten Eş’ariye göre Allah’ın fiilleri için bir sebep aranmaz ve bir hikmete bağlanamaz. Çünkü Allah yaptıklarından sorumlu değildir. Maturidi’ye göre ise Allah’ın fiilleri bir hikmete bağlıdır ve bir sebebe bağlanmaktadır. Çünkü Allah abesten münezzehtir.
*** Kitap: Saadet Anahtarı Yazar: Muhammed İhsan Oğuz
--- sayfa 318: Hatırlatma: Sebepler eksiksiz yerine getirildikten sonra bu sebeplerin sonuçlarını yaratmak veya yaratmamak Allah Teala’nın irade ve dilemesine bağlıdır. Dilerse yaratır, dilerse yaratmaz. Bu husus; irade ve dileme sıfatının Bağımsız İlahlık ve Rablığının gereğidir. Aksi takdirde ”Mucibun bizzat” olması gerekir. Yani sebepler eksiksiz olarak tamamlanınca o sebeplerin sonucunu yaratmak zorunlu ve mecburi olur. Böyle bir hal ve durum Allah Teala hakkında imkansızdır. Çünkü Allah Teala’ya zorunluluk yoktur.
--- Yorum: İfade incelendiğinde sonuç yine cebr olur. Zira siz ne kadar yönelseniz de işin sonu yine Allah’ın dilemesine kalıyor. O halde diyelim biri zina etmek istiyor. Demek ki Allah bu kişide zina fiilini yaratmayabilir. Ama icabında başkası da zina etmek istiyor. Lakin diyelim Allah onda bu zina fiilini yarattı. O kul demiş olsa ki: “Ya Rabbi o da yöneldi, ben de yöneldim. Zina yapmayı ikimiz de istedik. Onun için bu fiili yaratmadın da, neden benim için yarattın, fark neydi?“ ne cevap vereceksiniz bu duruma? Görüldüğü gibi yukarıdaki ifadeler ışığında yine cebr düşüncesi ortaya çıkar.
--- Sayfa 323: Allah Teala bir canlı için ne miktar rızık takdir buyurmuş ise, ancak onu alır; başkası ona karışamaz. Diğer bir deyimle rızık artıp eksilmez ve bir kimse diğer bir kimsenin (Takdir edilmiş olan) rızkını yiyemez. Aksi halde Allah’ın ilminin, ezeli taksim ve takdirinin değişikliğe uğraması gerekir ki böyle bir hal mümkün değildir.
--- Sayfa 325: …. Eş’ariler pek açık olan bu gerçeğe karşı çıkarak; cüz’i ve gerçek kudretin fiilin her iki yönüne aynı derecede yeterliliğini kabul etmemişler ve onun için cebr şaibesinden kurtulamamışlardır. Doğru olan Ebu Hanife’nin görüşüdür.
*** Kitap: Sorular ve Cevaplar Yazar: Muhammed İhsan Oğuz
--- sayfa 127: İlksöz: Bu kitap tanınmış alimlerden İbn-i Teymiyye ve öğrencisi İbnü’l Kayyim el - Cevziyye‘nin Ehli Sünnet’in büyük imamlarından İmam Ebu’l Hasan el Eş’ari ve İmam Ebu Mansur Maturidi Hazretlerinin “Kaza - Kader ve insandaki cüz’i irade” meselelerine ilşkin ilmi görüş ve düşünceleri aleyhindeki ağır ve şiddetli saldırı, itham ve iftiralarına karşı yazılmış, akli ve nakli delillere dayalı bir eserdir.
--- Yorum: Görüldüğü gibi Eş’ari’yi Ehli Sünnet’in büyük imamlarından olarak kabul ettiğini beyan ediyor.
--- Sayfa 135: İbn Teymiyye ile ibn-i Kayyim’in Eş’ariler ve Maturidiler aleyhinde söyledikleri sözlerin aynen nakli: Bunlar diyorlar ki: “Eş’ariler cebre meyilli olan kimselerdir. Kazanıp edinme ile yaratmanın ayrı ayrı şeyler olduğu inancındadırlar. Mutezile mezhebi, Eş’ariyye’den daha doğru ve daha iyidir. Eş’ariler’in “Yaratma Allah’tan, kazanıp edinme insandan” demeleri ve “İnsan kazanan, Allah yaratandır” şeklindeki görüş ve düşünceleri hiç doğru değidir. Bu gibi görüşler insanı mecbur olma düşüncesinden kurtaramaz. Eş’ariler’in görüşleri anlaşılmaz birer bilmecedir. İbn-i Teymiyye ve İbn-i Kayyim; Maturidiler aleyhinde de şu sözleri söylemişlerdir: Maturidiler’in “Cüz’i irade yaratılmış değildir” ve “İnsanın kazanıp edinmesi, Allah’ın yaratmasından öncedir” demeleri çok yanlıştır. İnsanı sorumlu kılan, çok önemli işler gören cüz’i irade nasıl olur da Allah’ın yarattığı olmaz? Cüz’i irade Allah’ın yarattığı olmaz da, insanın yarattığı mı olur? Cüz’i irade Allah tarafından yaratılmazsa, insan kendi iradesi vasıtasıyla fiillerinin yaratanı olmaz mı? Cüz’i irade hiçbir şekilde yaratılmış değilse, ezeli olması gerekmez mi? İnsanın kendisi sonradan meydana gelmiş ve yaratılmış olunca; nasıl olur da cüz’i iradesi yaratılmış olmaz? Cüz’i ( parça) olan bir şey, küllinin ( bütünün) sahip olduğu her nitelik ve özelliğe sahip bulunacağına ve insanın külli (bütün ve potansiyel) iradesi yaratılmış olduğuna göre, külli iradenin bir parçası olan ve onun kullanılması anlamına gelen cüz’i iradenin de külli irade gibi yaratılmış olması gerekmez mi? Eğer ”Cüz’i irade gerçek bir varlık değildir, itibari (varsayılan) bir şeydir” denirse; bir şey ya vardır, ya yoktur. Varlık ile yokluk arasında üçüncü bir durum olmaz. Cüz’i iradenin varlığı bulunmuyorsa yok demektir. Yokluk sebep olmaya ve sebepliliğe elverişli değildir. Yokluk, bir şeyin meydana gelmesinin sebep ve etkeni olamaz. Görülüyor ki Maturidiler’in cüz’i irade adını verdikleri “İtibari irade” görüşü de ne olduğu bilinmeyen bir düşüncedir. Bu irade anlayışı kesinlikle açık ve anlaşılır değildir. Üzeri belirsizliklerle kaplıdır. İnsan ise açık ve anlaşılır bir şekilde bilmediği ve anlamadığı düşünceye inanmak ve onun doğruluğunu kabul etmek istemez. Bu gibi düşüncelerin doğruluğunu kuşku ile karşılar. Kazanıp edinmenin, yani itibari iradenin, yaratmadan önce veya sonra olması gibi meseleler kısır döngüden başka bir şey değildir. Eş’ari ve Maturidi kelamcıları Allah ve insan iradelerini çok yanlış anlamışlar, aradaki bağ ve ilgiyi çözmek için çok yanlış kıyaslamalar, akıl yürütmeler yapmışlardır. Onu, insan ile Allah iradesi arasındaki maddi ve cismani kavramların dar sınırları içinde incelemişler; içinden çıkılmaz ve ne olduğu anlaşılmaz bir yerde saplanıp kalmışlardır. Bu çıkmaz yoldan dönüp, ayet ve hadislerin manalarını anlayamamışlar, insan hayatını bütün açıklığı ve genişliği ile görememişlerdir. Eş’ari ve Maturidiler’in irade konusuna ilişkin görüşleri üzerinde durmak, bunları araştırıp incelemek insanı hiçbir olumlu sonuca ulaştırmaz. Tam tersine; insanın zihnini karıştırır yeni yeni şüphe ve tereddütlerin uyanmasına sebep our. Onun için; “İrade, kaza, kader” konularını ayet ve hadislerin genel hükümlerinden ve açık manalarından, Peygamber aleyhisselam’ın bu meseleleri anlama ve uygulama tarzından öğrenmeye çalışmalıdır.”
--- Sayfa 157: Azm-i musammem (Kararlı niyet): “İrade, seçme, kasd, niyet, güç, kazanım“ demektir. Bunlar birbirlerinin destekleyicisidir. Kelimelerin esas olarak manası ileri - geri birbirinin aynıdır. İşte; kuldaki bu kadar nitelik ve özellikler (Yani; irade, seçme, kasd, niyet, kudret, güç yetirme, azim, karar, kazanıp edinme), fiilin kula ait olması ve kulun Allah Teala tarafından emir ve yasaklar, bunlara ilişkin mükafat ve cezalarla muhatab; yükümlü ve sorumlu tutması için yeterlidir. Eğer yukarıda sözü edilen insanı nitelik ve özellikleri de, Eş’ariler gibi: “Başlangıçta ve aslında Allah Teala yaratır” denirse; kulların hiçbir şekilde iradeye, seçmeye, kudrete, güç yetirmeye, kasda, azme, kazanıp edinmeye sahip olmamaları; her işlerinde mecbur ve zorunlu bulunmaları gerekir. Yukarıda da geçtiği üzere, bu en yanlış ve asılsız bir şeydir. Mutlak adalet sahibi olan Şanı Yüce Allah; eli ayağı bağlı, herhangi bir şekilde hareket edip etmemekten yoksun, aciz ve çaresiz bir kişiye, hiçbir şey yapamayacağını bile bile “Şöyle yap, böyle yapma“ diye emretmekten, onu yükümlü ve sorumlu kılmaktan, kınamaktan uzak ve yücedir.
--- Yorum: Bakın, Eş’ariler’in irade, niyet daha doğrusu cüz’i iradenin başlangıçta ve aslında Alah tarafından yaratılmış olduğunu, söylediklerini ifade ediyor. Peşine bunun yanlış ve asılsız olduğunu ekliyor.
--- Sayfa 151: Eğer Allah Teala insandaki cüz’i iradeyi de yaratsa idi, kul yaptığı işlerde hareket ve davranışlarında zorunlu olur, sorumlu tutulacak ve kınanacak bir durumu bulunmaz idi. Buna karşı ”O durumda kul işlediğinin yaratanı olur“ diye bir itiraz ileri sürülemez. Çünkü Allah Teala (Hikmeti gereğince) cüz’i iradeyi yaratmaz. Fakat kulun cüz’i iradesiyle kazanıp edindiği işleri (sözü edildiği üzere) yaratır. Bu sebeple kazanma kula, kazanılan fiilin yaratılması Allah Teala’ya ait olur. Eğer cüz’i iradenin yaratılmadığı ve insanın eseri olduğu kabul edilmezse, fiilin sorumlusu, kazanıp edinen ve işleyeni açık ve belirli olmaz. İşi Hak Teala’ya yüklemek, kulun işlediğinde zorunlu olduğu düşüncesine kapılmak tehlikesi ve sapıklığı baş gösterir. Zira fiilin kazanım yoluyla işleyeni “Kendine ait cüz’i iradesiyle, seçimiyle, kasdıyla, kararlı niyetiyle” kuldur. Yaratanı ise Şanı Yüce Allah’tır. Kul fiilinin yaratanı olamaz. Allah’tan başka yaratıcı yoktur.
--- Yorum: Burada cüz’i iradenin yaratılmadığı görüşü kabul edilmezse, işin tehlikeli olup, bunun da sapıklık olduğunu ifade ediyor. Sayfa 157’de ise Eş’ariler’in “Cüz’i iradenin yaratıldığı“ görüşünü savunduklarını bildirmişti. Şimdi mantıken baktığımızda yazarın, Eş’ariler’in, sapıklık düşüncesini savunduklarını belirtmesi gerekiyorken, Sayfa 127’de Eş’ari’yi Ehli Sünnet’in büyük imamlarından saydığını bildiriyor. İşte gördüğünüz gibi Maturidi yazarları böyle tenakuz ve çıkmazlar içinde yaşıyorlar ve işin tuhaf yanı, onlar bu çelişkilere öylesine alışıktırlar ki, bu tezatları, zıtlıkları, olmamış, yokmuş gibi görmek onlar için zor değildir.
*** Ebu Zer’den
“O şöyle derdi: “Kim sabahleyin: Allah’ım yaptığım herhangi bir yemin veya yaptığım herhangi bir adağım ya da söylediğim herhangi bir söz senin dileğine bağlıdır. Senin dileğin bunların hepsinin önündedir. Dilediğin olur, dilemediğin olmaz. Allah’ım günahımı bağışla, benim için ondan vazgeçiver! Allah’ım sen kimi affetmişsen duam onadır. Kime lanet etmişsen lanetim onadır.” derse o gün istisna edilenler arasında olur.” (Ebu Davud)
*** Ümmü Seleme’den
“Yanımda olduğu zaman Peygamberin en çok yaptığı dua şu olurdu: “Ey kalpleri evirip çeviren! Kalbimi dinin üzerinde sabit kıl!” Dedim ki : “Ey Allah’ın Resulü! Neden hep bu duayı yapıyorsun?” Cevap verdi: “Ey Ümmü Seleme! Kalbi Allah’ın parmaklarından iki parmak arasında olmayan hiç kimse yoktur. İsterse durdurup sabit kılar, isterse yerinden kaydırır.” (Tirmizi)
*** Ümmü Habibe’den
“Allah Resulu beni şöyle derken duydu: “Allah’ım beni kocam Allah Resulü, babam Ebu Süfyan ve kardeşim Muaviye ile faydalandır! Şöyle buyurdu: “Sen Allah’tan belirlenmiş süreleri, sayılmış günleri ve bölüştürülmüş olan rızıkları istedin. Biliyorsun ki bunlar zamanından ne önce gelir ve ne de gecikir. Eğer sen Allah’tan seni kabir azabından ve cehennem ateşinden kurtarmasını isteseydin senin için daha iyi ve faziletli olurdu.” (Müslim)
*** Muaz’dan
“Ardınızda fitneler olacaktır. O zaman mal çoğalacak, Kur’an açılacak, mümin, münafık, erkek, kadın, köle, hür, küçük, büyük herkesin elinde Kur’an olacak. İçlerinden biri şöyle diyecek: “Neden bana onlar tabi olmuyorlar? Ben Kur’an’ı okuyorum, yine de kimse bana uymadı. Ben onlara Kur’an’dan başka bir şey uydurmadıkça bana uymayacaklar.” Böyle bir kişinin uydurduklarına tabi olmaktan sakının! Zira onun ortaya attıkları dalalet ve sapıklıktır. Ben sizi bilgili kimselerin ayaklarının sürçmesine karşı uyarıyorum. Çünkü şeytan ilim sahiplerinin dili ile dalalet ve sapıklığa davet edecektir. Münafık da bazen doğru söz söyleyebilecektir.” Yine dedi ki: “Sen bilgili kişinin o şöhret kazanmış sözlerinden kaçın ki, o sözler seni kaydırıp yanıltmasın. Kim bilir belki o bilgili kişi bu sözlerinden döner. Sen hak ne ise onu kabul et, onun üzerinde ol, çünkü hakkın üzerinde nur vardır” (Ebu Davud)
--- Yorum: Bu hadisi niçin zikrettiğim esasen açıktır. Yani cebr inancını reddeden kişilerin isimleri, lakapları, şöhretleri sizi aldatmasın. Onlara tabi olmakla düşeceğiniz o yanlıştan dolayı, onların şöhreti sizi kurtaracak değildir.
*** Enes’den
(Allah Resulü buyurdu ki:)
“Ateş ehlinden dünya nimetlerini en çok tatmış olan kişi getirilecek. Cehenneme bir kere daldırılacak. Sonra şöyle denecek:
_ ”Ey Ademoğlu! Hiç (dünyadayken) iyilik gördün mü? Hiç bir nimete erdin mi?
_ ”Hayır vallahi, Ya Rabbi!” diyecek.
”Cennet ehlinden dünyada en çok sıkıntı çekmiş olan getirilecek. Cennete bir kere daldırılacak. Sonra ona sorulacak:
_ ”Ey Ademoğlu! Hiç (dünyadayken) sıkıntı çektin mi?” O da şu cevabı verecek:
_ ”Hayır vallahi Ya Rabbi!” (Müslim)
--- Yorum: Cüz’i iradenin mahluk olması ile alakalı. Halbuki sıkıntı çekti, lakin Allah onda öyle bir düşünce yaratıyor ki, o da yeminle sıkıntı çekmediğini söylüyor.
*** Kitap: İslamda Felsefe ve Farabi Yazar: Prof. Dr. Cavit Sunar
--- Sayfa100: Hiçbir şey kendi kendisinin illeti olamaz. Çünkü illet illetlenmişten bizzat öncedir.
--- Sayfa 101: O, öyle bir mevcuttur ki, O’nun vücudu için ne onunla oldu, ne ondan oldu, ne onun için oldu denecek bir sebebin bulunmasına imkan yoktur.
--- O’nun varolması için varlığının tamamlayacağı hiçbir gaye ve maksat da yoktur. Aksi halde bunlar O’nun varlığı için birer sebep olurlardı, dolayısıyla da O ilk sebep olamazdı.
--- Sayfa 103: Allah aslında kendisine bir mebde (Başlangıç, evvel) bulunması ve vücudunun ne, neden ve niçin olduğu sorulması imkansız olan varlıktır.
--- Sayfa 110: Cisim, madde ile suretten bireşiktir ve ne suret maddesiz, ne de madde suretsiz olabilir. Binaenaleyh, madde ile suretin mevcut olabilmeleri için cisim olmayan üçüncü bir şeyin varlığı zorunludur.
--- Sayfa112: Ezelde olmayan bir iradenin de yeniden ortaya çıkması ise imkansızdır.
--- Sayfa140: Eş’ari kaderde, sıfatlarda ve imanda Mutezile’ye karşı gelmiş ve Cebriyyeye de yaklaşmış ise de kesb doktrini ile ondan ayrılmıştır. Eş’ariler’ce ihtiyari fiiller Allah’la kaim değildir. Her olayda insanın da bir kudreti ve ihtiyarı vardır. Ancak bu kudret mukadder olanı yaratmada etkili değildir. Bu kudretin ancak mukadder olana ilşkisi vardır ki buna kazanma (kesb) denir. Fiili ve olayı yaratan ilk sebep sadece Allah’tır. Allah yaratıcı; kul ise kazanıcıdır. Bu kesb doktrini ile Eş’ariler, Ehli Sünnet’ten ayrılırlar.
--- Yorum: Yazar Eş’ariler’in, Ehli Sünnet’in dışında olduğunu belirtiyor.
*** Soru: Rızık Allah’tan mıdır?
İçki rızık mıdır?
İçki içmek Allah’tan mıdır?
Not: Maturidi’ye göre de haram rızıktır.
*** Kadere inanmak imanın şartlarındandır. Size göre kadere inanan kişi, içki içmek ya da içmemek hususunda hürdür, özgürdür. Lakin kadere inanmadığını söyleyen bir çok insan var ve onlar diyor ki: ”Biz özgürüz. Allah kullarına zorla günah işletmez.” Madem size göre, kadere inanan da özgürlüğü savunuyor, inanmayan da özgürlüğü savunuyor; o halde kadere iman etmek şart olduğuna göre kadere inanmak, inanmayan insanlardan farklı olmayı gerektirmez mi? Kadere iman, iman esasıysa demek ki inanmamak, inanmaktan farklı durumlar doğuruyor. Binaenaleyh, iman edenle, etmeyen arasında bir fark olmalıdır. Ne var ki cebr inancını savunmayan kişilerle; açıktan açığa, Allah’a inandığını söyleyip de, kadere inanmadığını ifade edenler arasında kaderi inkar hususunda fark yoktur.
*** Resullullah bize kader konusunda bir tek şekilde inanmamızı emretti. Siz hem Eş’ariyye hem Maturidiyye kader hususunda haklı derseniz; bilindiği gibi Eş’arilik cebri savunurken, Maturidilik özgürlüğü savunur. Burada inanmak lazım gelen bir kader inancı ve önümüzde birbirinin zıttı görüşlere mensup iki mezhep vardır. iki zıt görüşün ikisine de doğru denemez. O halde bunların biri doğru, diğeri yanlıştır. Bu çok açık olduğu halde kitapların çoğunluğu bu iki mezhebi çok az ayrılıkları var, diye anlatmaktadır.
*** Kitap: Tümevarımın Temeli Hakkında Yazar: Jules Lachelıer
--- Sayfa 69: Bizim hemen hemen makine gibi yaptığımız birtakım ehemmiyetsiz fiiller ileri sürülür. O zaman bizi tayin eden sebepleri fark edemediğimizden ötürü kendimizi sebepsiz tayin ettiğimiz müdafaa olunur. Böylelikle gine adlı bir İngiliz parasına muhtaç olan ve kesesinde bu türlü paralardan başka olmayan insan seçmeden parmaklarının ilk değdiğini alır. Ama yalnız iki gineyi bir masa üzerine koyunuz ve onlardan birini hiçbir türlü sebep olmadan seçmeyi deneyiniz: Ya da Bossuet’nin teklif ettiği gibi elinizi kaldırınız ve cüz’i iradenizin ayrı bir tesiri ile onu ister sağa ister sola götürüp götürmeyeceğinize bakınız. Sağa mı? Hayır. Çünkü bu hareketi seçerseniz bunun sebebi size en tabii gelmesidir. Öyleyse sola olacak? Hayır, çünkü sebepsiz hareket ettiğinizi göstermek arzusu şimdi sizin elinizi sağa götürmekten alıkoyan sebeptir. O halde yine sağa dönmek gerekecek; ama ondan daha ileri olamayacağınız açıktır; mesele de, sonunda yorgunluk, çözemediği takdirde, sizce en kolay olacak hareketten yana tarafınızdan bir seçim yapmadan uzun zaman askıda kalabilecektir.
*** Kesin artık,
daha fazla yakınıp durmayın;
çünkü olagelen, hertarafta
tamamlanma kararında ısrarlıdır.
(Sophokles)

zxzx
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye
Mesajlar: 53
Kayıt: 01 Ara 2008 [ 16:25 ]

Re: yazdığım kitap

Mesaj gönderen zxzx » 27 Kas 2016 [ 18:14 ]


*** _ Varolan vardır.
_ Hiçten hiçbir şey çıkmaz.
_ Sonradan olan hiçbir şey nedensiz varolamaz.
*** Maturidiler’in (Bildiği için yazdı) şeklindeki en çok kullandıkları ifadelerine değişik bir cevap: Diyelim birisi kafir; ”Allah bildiği için o kişi levhi mahfuza o şekilde yazılmıştır, o bakımdan cebr yoktur” derler. Deki: Peki Allah bu bildiği şeyi (kafirlik) dilemiş midir? “Evet” derse; Allah’ın kafirin küfrünü dilediğini kabul etmiş olur; yani cebr. “Hayır” derse; Allah’ın bildiği bu şey (kafirlik) nasıl dilemesinin dışında olur? Bu kafirlik, meydanda olan bir şeydir. Onun için “Hem var, hem yok o bir haldir” diyemezler.
*** Kitap: Kaderci jacques ile Efendisi Yazar: Diderot
--- Sayfa 26: Bizim kafamızdaki hesapla, ezelden yapılan hesap birbirinden çok farklıdır.
Biz mi kaderi yönetiriz, yoksa kader mi bizi yönetir?
*** Kitaplarda şunu görürüz: Allah Tevrat’ı sonra Zebur’u, bu da bozulunca İncil’i indirdi. Peki Kur’an Allah kelamı ve kadim. Kur’an’ın Hz. Muhammed’e indirilmesini Allah dilemiş miydi? “Evet” denir. Allah’ın dilediği şey meydana gelir. Ama biz, Allah’ın Kur’an’ı, İncil bozulduğu için gönderdiğini de söyledik. Ama İncil bozulmasaydi yine Kur’an inecekmiydi? Durum böyle olunca ve Kur’an’ın indirilmesi meydana gelmek durumunda olduğuna göre, biz anladık ki İncil’in bozulması gerekiyordu. Allah Kur’an’ı koruyacağını vaad etti ve korudu da. İncil’i bozulmaktan korumadı mı? Evet korumadı. Ve Tevrat’ın, Zebur’un ve İncil’in bozulmasını irade etti. Kullarını vesile yaptı. Kur’an’da bazı insanların çıkar için kitapları tahrif ettiklerini bildirdi. Yani o insanlar da böyle davranmaya mecburdu.
*** Masadan elma aldım ve yedim. Peki ama ben bu fiili yapmadan evvel, bu işi düşünmeyi düşündüm mü, bu istemeyi istedim mi? Hayır. O halde bu düşünce bana nereden geldi? Bu düşünceyi düşünmeden önce, onu öncesinden planlamadım, ayarlamadım, o konuda kafa yormadım. Ve ben evvelinden onu düşünmek konusunda inceleme, araştırma yapmadığım bu düşünmeyi düşünmek hususunda nasıl bir dahlim, etkim olabilir? Olamaz. Hal böyleyken anlarız ki bu düşünceyi bizde Allah yarattı. Şunu da söyleyelim ki aklıma bu düşünce geldiğinde üzerinde düşünmeden, duraksamadan eyleme geçtim, elmayı yedim. Görüldüğü gibi bu hareket bendeki düşünceye (elmayı yemek) bağlı olunca ve bu düşüncenin meydana gelişinde etkim olmadığı da anlaşılınca bu olayın Allah’ın zorlamasıyla cereyan ettiğini anladık.
*** Sonradan olan bir şey düşünelim. Bu kendi kendine oldu denemez, onu icat edene muhtaçtır. Yine cüz’i irade de, düşünce olmakla ortadadır. İkisinin de mevcut olmak bakımından bir farkları yoktur. Biri cismi ile ortada iken, diğeri içimizdedir. Maturidiler cüz’i irade için “İtibari, varsayılan bir şeydir; onun için hem var, hem yok denebilir, hal’dir” diyorlar. Onlar cüz’i iradenin etkili olduğunu söylüyorlar. Eğer bir şey yoksa nasıl etkilidir? Demek siz cüz’i iradeye yok diyemezsiniz. O zaman var demeye mecbursunuz. Zira varolan vardır. Cüz’i irade ezeli olmayıp, hadistir. Her hadisin bir sebebi vardır. Hiçbir şey kendi kendinin illeti olamaz. Çünkü illet illetliden önce gelir. Bu cüz’i irade kendi kendine mi meydana geldi? Bu olamayacağına göre tek yol olarak cüz’i iradenin yaratıldığını söylemek kalır.
*** Allah her dilediği şeyi bilir. Fakat her bildiği şeyi dilemez. Çünkü O, meydana gelmesi caiz olan madumu da (yok, bulunmayan) bilir.
Örnek: Kanatlı at ya da yarı insan yarı at veya deniz kızı; bunlar bildiğimiz kadarıyla mevcut olmadıkları halde, Allah böyle şeyleri de bilir. Biz bile bunları kafamızda canlandırabiliyoruz.
Bir de meydana gelmesi imkansız olan madum vardır. Mesela Allah’tan başka bir ilahın olmaması gibi.
Bu yoktur ve mevcut olması muhaldir.
*** “Dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin” (Kehf 29)
Daha evvel geçen hadiste, Ebu Hureyre: “Ya Resulullah, ben genç bir adamım, nefsimin zorlanmasından korkuyorum. Evlenecek bir kadın da bulamıyorum dediğimde, Resulullah bana cevap vermedi. Bir daha söyledim yine cevap vermedi. Bir daha söyledim yine cevap vermedi. Bir daha söyledim o zaman “Ya Eba Hureyre karşılaşacağın şeyle ilgili kalem kurudu. Ona göre artık ister (erkeklik uzvunu) kır at, istersen bırak“ dedi.”
--- Yorum: Bakın Resulullah’ın bu ifadesi ayetin zahirine benzemektedir. Ama görüldüğü gibi Resulullah burada serbestlik olduğunu kasdetmiyor. Buna karşılık yine de ister şöyle, ister böyle yap diyor.
*** Dünyada şimdiye kadar insanlar arasında vuku bulan tüm savaşları düşünelim. Ölen milyonlarca kişi var. Savaş meydanlarında aldıkları darbe ile ölenler nasıl öldü? Ona mermi, bıçak, ok gibi şeyler isabet etti değil mi? Peki o ölenler eceli ile öldüğüne göre, o anda ölmesi lazım. Ecel ileri geri gitmez. O zaman soruyorum: Savaş meydanlarında bu şekilde ölen insanlara, o mermiyi, oku atan; bunlara atmasa o ölenler nasıl ölecek? Halbuki eceli gelmiş, ölmesi lazım. Demek ki o silahı çeken, oku atan da bu yaptığını o anda yapması lazım. Özgürlüğü yoktur. Halbuki size göre kişi yaptığı fiillerde özgürdü. Yine burada “Kalp krizi ile ölürlerdi“ ifadesi işi yokuşa sürmektir. Milyonlarca insan tam öldüğü anda demek kalp krizi geçirecek öyle mi? Dünyada intihar eden bütün insanları düşünelim. Yüksekten atlayan, kendini asan gibi. Bunlar eceliyle mi öldü? Evet denir. Peki onlar intihar etmese o anda nasıl ölecek? Eceli gelmiş ölmesi lazım. Demek ki yüksekten kendini atan, atmak zorundaydı. Kendini asan asmak zorundaydı. Özgürlüğü yok. Yine burada “İntihar etmeseydi başka sebepten mesela, kalp krizi ile o anda ölürdü” denemez. Yani intihar eden binlerce insan var. Hepsi de öldüğü anda kalp krizi mi geçirecek? Her kalp krizi geçiren hemen o anda mı ölüyor? Birkaç dakika içinde mi ölüyor? Ecel konusunda eğer derlerse ki: “Allah kulunun ne yapacağını bildiği için eceli o şekilde takdir etti”, o zaman şu örneği ver: Ağaca çıkan; istemeden, yönelmeden yere düştü, öldü diyelim; size göre de fiillerimizi Allah yaratıyor. Demek ki onların bu iddiaları da boşa çıkmış oluyor.
*** Duvarda sinek duruyordu, vurdum öldürdüm. Bu hayvan eceliyle mi öldü? Evet derse; soruyorum: Vurmasaydım nasıl ölecekti, o da mı kalp krizi geçirecekti? Eceli geldiği için ben ona vurmak zorundaydım.
*** İnsanların eylemlerinde Allah’ın iradesi etkili mi değil mi? Allah’ın iradesi kulun cüz’i iradesini kapsıyor mu kapsamıyor mu? Cüz’i irade olarak, örnek: Ben kapıyı kapatmak istiyorum; bu düşünceyi Allah bende yarattığı ve dilediği için mi istiyorum, yoksa yaratmadığı ve dilemediği halde mi istiyorum?
*** Hiçbir şey kendi kendinin sebebi olamaz. Zira sebep sebepliden önce gelir. O halde ben çay içmek istedim. Bu düşünce sonradan oldu, peki bu düşünce nasıl oldu? Kendi kendini varedemez, o halde bunun sebebi kendisinden başka bir şeydir. Eğer dense ki onun sebebi çay içmeyi istemeyi istemekti. Bu defa şunu sorarım: O çay içmeyi istemeyi istemek nereden geldi? O da, çay içmeyi istemeyi istemeyi istemekten geldi derse, bu sefer o isteme nereden geldi, o da kendi kendine varolamaz, diyeceğim ve bu silsile sonsuza kadar gidemez, dolayısıyla bir sebepsiz sebebe varıp dayanması gerekir. Bu da Allah’tır. Durum böyle olunca cüz’i iradenin Allah tarafından yaratıldığı anlaşılmış oldu.
*** Kitap: İslamda Felsefe Tarihi Yazar: Prof. Dr. T. J. de Boer
--- Sayfa 35: Böylece bir çok nazik meselenin münakaşası başladı - zamanın felsefe tenkidi ile beraber - istitaa meselesi de ele alındı; acaba istitaa fiile tekaddüm mü eder, yoksa fiille beraber mi bulunur? Eğer fiilden önce ise, fiil anında (hareket esnasında da) bulunması lazım gelir, bu ise onun araz olmasına aykırıdır; şayet fiilden önce zeval buluyorsa fiilin ona mutlak olarak muhtaç olmaması gerekir.
*** Resulullah “Hayrın ve şerrin Allah’tan” geldiği şeklinde kaderi bize anlattı. Soruyorum: Bu izah herkese değil mi? Yıllarca dini eğitim yapanda, eline hiç kitap almamış cahil insanlar da bu izahın muhattabı değil mi? Şimdi burada Maturidiler’in izahı gibi, Resululllah “Hayır ve şer Allah’tandır” demekle şunu mu kasdetti; “Tamam böyle ama, öyle zannedildiği gibi cebr değil. Sen şer fiilini istersen Allah da, sen istediğin için şer fiilini yaratır. Sen hayır fiilini istersen sen istediğin için hayır fiilini yaratır.” Peki bu izahı, yani Maturidiyye inancı doğrultusunda kitap okumayan ya da kendisine bu şekilde anlatan bulunmayan kimse, sadece öğrenmiş olduğu Amentüyü okuduğunda ne düşünebilir? Ne anlayabilir? Elbette ki cebr anlayışı. Bir daha soruyorum: Eğer sizin dediğiniz gibi olsa, yani Maturidiler’in, hayrın ve şerrin Allah’tan gelmesini izahı gibi. Düşünelim: Resulullah’ın karışıklığa, yanlış anlamaya meydan vermemek için ve (haşa) yanlışlıkla insanların cebr itikadına girmesini engellemek için Maturidiler’in anlattığı gibi “Siz hayrı isterseniz Allah sizde hayır fiilini, siz şerri isterseniz Allah sizde şer fiilini yaratır” şeklinde bir açıklamada bulunması gerekmez miydi? Zira, “Hayır ve şer Allah’tandır” demek açıkça, Maturidiyye kitaplarını okumamış veya kendisine bu bilgiler anlatılmamış insanların cebre inanmalarını onlara düşündürmüş olduğu meydandadır. Esasen bu kitapları (Maturidilik) okusun okumasın Resulullah herkesin cebr inancına bağlanmasını emretmiştir. Dolayısıyla, Maturidiler’e göre cebr yanlış olduğuna göre Resulullahın bu kadar insanın (haşa) yanlış bir inanca bağlanmasına razı gelmiş olduğunu söylemek icap etmez mi? Ve Maturidiler’ce cebr inancı sapıklık olarak, din dışı olarak görüldüğüne göre bu da şu manayı akla getirmez mi? “Resulullah, o halde küfre rıza gösterdi” (haşa) bilindiği gibi küfre rıza küfürdür.
*** Kitap: Felsefe Dünyası Sayı: 25 (Kötülüğün Kaynağı Nedir?) Yazan: A. Kadir Çüçen
_ Sadece varlık (varolan) vardır.
_ Yokluk var değildir.
_ Eğer kötülük varsa ve eğer Tanrı da tüm var olanların nedeni ise, o zaman Tanrı kötülüğün nedeni ve yaratıcısıdır da.
_ Eğer Tanrı iyi ve yarattığı tüm şeyler de iyi ise ve de Tanrı her şeyi yarattı ise o zaman kötülük nereden gelmektedir?
_ Eğer Tanrı ruhu yarattı ise, niçin ruh yanlış yapar?
*** Kitap: Felsefeye Giriş Yazar: Hilmi Ziya Ülken
--- Sayfa 170: Spinoza gayelilik aleyhinde şöyle diyordu:
1- Bir gayeye doğru yönelmek varlıkta eksikliği gerektirir. Çünkü eğer o, meylettiği şeye sahip olsaydı ona meyletmeyecekti. Temayül ve eksiklik birbirine bağlı iki şeydir.
*** illet eserin dışında, ondan başka bir varlığın fiili olmalıdır.
_ Hadisten önce bulunmayanın kendisi de hadistir.
*** Cin çağırma olayında elimi fincana koyuyorum, git dediğim yere gidiyor. O zaman değişik bir duygu oluyor; esasen olan şudur: Bu hareketi de Allah yaratıyor. Lakin burada şöyle bir duyguyu da yaratıyor. Yani bizim fiile hiç etkimizin olmadığı düşüncesi; dolayısıyla insanlar böyle bir şey görünce şaşırıyor. Ama aslında bizim normal oturma, kalkma gibi fiillerimiz de böylece Allah’ın yarattığıdır. Fakat orada ise Allah şöyle bir duyguyu yaratıyor: “Ayağa kalktım niye? Çünkü kalkmak istedim.” Sanki özgürmüşçesine bir duygu yaratıyor, fark budur. Yoksa iki olayda da kul özgür değildir.
*** Kitap: Çağdaş Felsefe Yazar: Prof. Dr. Bedia Akarsu
--- Sayfa 107: Hartmann ise aynı ahlak adına bir Tanrı’nın var olmamasının gerekli olduğunu söyler. Bir sorumluluğun, bir özgürlüğün olabilmesi için Tanrı var olmamalıdır. Tanrı’nın varlığı ahlaksal eylemin değerini düşürür. İnsanı aşağı, oluşmamış bir varlık haline sokar; özgürlüğü yok eder. Tanrı’nın bir plana göre yarattığı bir dünya içinde insan ahlaksal bir varlık olarak ortadan kaldırılmıştır; ona göre.
--- Sayfa 125: Bilinmeyen bir güç, bir Tanrı, bir Demon bir alınyazısına bağlıdır bizim burada olmamız, bu bilinmeyen güç bizi buraya fırlatmıştır. İnsanın bırakılmışlığı, atılmışlığı, fırlatılmışlığı burada bulunur. Burada içimizden her birinin yaşamakta olduğu yer ve zamandır. İç durumlar ve dış durumlardır. Öyleyse her birimizin içinde bulunduğu durumlardır. Kimse bize bu dünyaya gelmek isteyip istemediğimizi sormamışır. Burada oluşumuz bize yalnızca zorlanmıştır. Yalnızca taşıdığımız bir yük olarak bize açılmıştır. Bundan dolayı bizim içine konduğumuz dünya bizim dünyamız değildir. O bize yabancıdır, bizden uzak ve düşmancadır. Orada kendimizi evimizde hissetmeyiz, tam tersine yabancı, korumasız ve yurtsuz, evsiz barksız hissederiz.
*** Kitap: Maturidiyye Akaidi Yazar: Es Sabuni
--- Sayfa 143: Tevlidin Reddi
Şimdiye kadar anlattıklarımızla ispat etmiş olduk ki kullara ait fiillerin neticeleri (eserleri) Allah Teala’nın yaratması ve icadı ile hasıl olur. Bu neticeler Kaderiyye’nin (Mutezile’nin) zannettiği gibi kulların fiillerinden (Allah’ın dahli olmadan) neşet etmiş değildir. Nezzam ”Neticeler tabiatları icabı Allah Teala’nın fiilidir” derken, Kalanisi de “Yaratılışları icabı Allah Teala’nın fiilidir” demiştir. Sümame b. el - Eşres ise bunların, failleri bulunmayan birer netice olduğunu iddia etmiştir. Doğru olan bizim ileri sürdüğümüz görüştür. Çünkü bu neticeler kulun fiili ile meydana gelmiş olsaydı
a- Ya tamamen kudretsiz hasıl olacak
b- Veya fiilin kendisiyle vuku bulduğu kudretle
c- Yahut da başka bir kudretle vücut bulacaktı.
Birinci şıkkın kabul edilmesine imkan yoktur, çünkü kudretten yoksun bir netice muhaldir. İkinci şık da kabule şayan değildir, çünkü fiilin kendisiyle vuku bulduğu kudret (Yukarıda da ispat edildiği üzere) fiil ile hemen beraber (Mukaarin) bulunduğundan neticenin husulu zamanında ortadan kalkmış olur. Üçüncü şıkka gelince o da makul değildir. Zira fiil ile eserinin (neticesinin) kudreti ayrı ayrı olduğu takdirde, insanın fiil olmaksızın eseri veya eser olmaksızın fiili elde edebilmesi gerekirdi; mesela dövmek olmaksızın elemin veya elem olmaksızın dövme fiilinin elde edilişi gibi. Şu sebeple ki (İddia edildiği üzere iki ayrı kudretle) iki şeye muktedir olan kimse tek başına onların her birine de muktedir olur. Münakaşa konusu edilen meselelerde görüşümüzün isabetli olduğunun diğer bir delili de şudur ki, mesela dövme fiilini işleyen bir kimsenin, o fiilinden sonra hemen ölmesi mümkündür, elem ise ondan sonra meydana gelmiş olur. Halbuki ölüden fiilin (neticenin) sadır olması muhaldir. Ne var ki Allah Teala, kanununu sebebe tevessülün hemen peşinde eserini yaratmak tarzında yürütmüştür. Kul eserin hasıl olması kasdıyla sebebine baş vurunca, bu eser her ne kadar onun fiiliyle meydana gelmiş değilse de, ona nispet edilmiş, mesuliyet adeten ona yönelmiş şer’an dünyada tazminata, ahirette de azaba duçar olmuştur. Mesela bir insan, bir diğerinin tulumunu yağı akacak şekilde delse bunun için adeten kınanır, şer’an da mesul tutulur. Gerçi tulumun içindeki yağ hakikatta onun fiili ile akmış değildir, fakat o neticenin meydana gelmesi kasdıyla sebebine başvurunca netice (fiil) ona nispet edilmiştir. Bahis konusu mesele de aynen bunu gibidir.
Tevlid, lugatte: Doğurma, meydana getirme, neticesini verme demektir. Istılahta ”Bir fiilin diğer bir fiil vasıtasıyla dolaylı olarak failinden neşet etmesidir. “Elin hareketi sebebiyle anahtarın hareketi gibi” diye tarif ve izah edilir. Mutezile’nin benimsediği bu tevlid prensibi içinde ayrıca fiillerin sonunda hasıl olan neticenin, doğrudan doğruya o fiilin eseri olduğu görüşü de mevcuttur. Şöyle ki Mutezile, bilindiği üzere kullara ait ihtiyari fiillerin meydana gelişini tamamen kullara nispet ederler. Kul mesela camı kırmak için ilahi kudret ve icadın müdahalesi olmadan, tamamen kendi kasıt ve iradesiyle yumruğunu kaldırarak cama vurur. Bu birinci safhaya fiilin vukuu diyoruz. İkinci safha camın kırılmasıdır. Buna fiilin netice ve eseri denir. Mutezile’ye göre ikinci safha da (misalimizdeki camın kırılışı) ilahi kudret ve icadın müdahalesi olmadan tamamen fiilin mahsuludur, ondan doğma (mütevellid) dir. İşte Kelam ıstılahında bu hadiseye yani fiilin kendi neticesini, yine kendisinin doğurmasına “Tevlid”, doğan bu neticelere de “Mütevellidat” denilmiştir. Ehli Sünnet’e göre gerek fiilin vukuu (Kulun yumruğunu cama vurması), gerek vukuu bulmuş bir fiilin neticesinin husulü (Camın kırılması) hakikat manada Allah’ın icadıyla olur. Mutezile’nin benimsediği tevlid bir nevi determinizmdir. Tabii ilimler için kabul edilen tecrübi determinizm, tabiat kanunlarının umumi ve zaruri oluşuna istinad eder. Bu telakki Allah’tan başka her şey için kabul ettiğimiz; imkan prensibini, tesadüfü, keramet ve mucizeyi… inkar eder. Ancak son araştırmalar bu telakkinin yersiz olduğunu ortaya koymuştur. Mutezile’nin büyük çoğunluğu fiillere ait eser ve neticelerin o fiili işleyen kulun icadıyla meydana geldiğini, Allah Teala’nın bunda bir tesiri bulunmadığını kabul eder ve bunlara “Ef’al-i mütevellide” (veya mütevellidat) adını verirler. Nezzam ise mütevellidatın, yaratılış icabı Allah Teala’nın eseri olduğunu ileri sürmüştür. Yani Allah Teala canlıyı dövülme fiilinden mutlaka elem duyacak bir tabiatta yaratmıştır; binaenaleyh bu neticenin (elemin) doğuşunda ne Allah’ın, ne de kulun bir tesiri yoktur. Kalanisi de “Neticeler, tabiat icabı Allah’ın eseridir, yani onun tab’ı Allah tarafından öyle tespit edilmiştir” demiştir. Bu izah Nezzam’ın görüşüne yakındır, hatta onun aynıdır. Bu iki görüşün özü tabiatçıların telakkisinde olduğu gibi, sebep bulunduğu takdirde neticesinin de mutlaka bulunacağı fikrinden ibarettir.
--- Sayfa 149: Ehli Hak şöyle dedi: “Meydana getirilen her şey Allah Teala’nın iradesi, kaza ve kaderiyle olur; ayn olsun, araz olsun, hayr olsun, şer olsun.” Mutezile de “Yüce Allah’ın rızasına uygun olmayan şey, onun iradesine de dahil değildir” demiştir. Bu mezhebin alimleri mubah olan şeyler hususunda ise kendi aralarında ihtilaf etmiştir. Biz deriz ki, Allah Teala var olacağını bildiği bir şeyin bilfiil vücut bulmasını da murad etmiştir, onu ister emretmiş olsun, ister olmasın. Nitekim Ebu Hanife, Kaderiyye fırkasına mensup bir zat ile tartışırken aynı noktaya temas ederek sormuş: “Allah Teala vukuu bulacak kötülük ve menhiyatı ezelde biliyor muydu, bilmiyor muydu?“ karşısındaki zat “Biliyordu” demeye mecbur kalmış. Bunun üzerine Ebu Hanife: “Allah ezelde bildiğini, bildiği gibi mi ızhar etmek (yaratmak) istemiştir. Yoksa bildiğinin hilafına mı ızhar etmeyi murad etmiştir ki, o takdirde onun ilmi cehl olur?” diye sormuş. Karşısındaki zat kendi mezhebinden vazgeçerek tevbe etmiş.
Ehli Sünnet’e göre meşiet ile irade arasında fark yoktur. Bu görüşümüzün doğruluğunu gösteren delil ise bütün müslümanların kabule şayan gördüğü şu hadisi şerifin lafzıdır: ”Allah’ın dilediği olur, dilemediği de olmaz” muarızlarımızın görüşü ise bu hadisi şerifin hükmüne aykırı düşmektedir. Çünkü Allah bütün kafirlerin imanını dilediği halde bu, gerçekleşmemiş, dilemediği küfürleri ise tahakkuk etmiştir. O halde muarızın iddiası ümmetin ittifakıyla batıldır.
Soru: Allah kafirin küfrünü dileseydi, kafir Allah’ın bu dilemesinin haricine çıkamayarak cebir altında kalırdı. Bu durumda onun ya küfründe mazur görülmesi icabederdi - ki bundan Allah’ın emri, nehyi, mükafat ve cezasının hiçe sayılması doğar - yahut küfrü yüzünden cezalandırılması gerekirdi; bunda da kudret dahilinde bulunmayan bir şeyle mükellef tutulmak ve ayrıca Yüce Allah’a zulüm nispet etmek vardır.
Cevap: Bu sual karşısında size Allah’ın ilim sıfatıyla mukabele ederiz. Şöyle ki Yüce Allah kafirin küfrünü bildiğine göre acaba kafir Allah’ın ilim dairesinin dışına çıkabilir mi, çıkamaz mı? İşte sizin ilim konusunda vereceğiniz cevap, bizimde irade hususunda vereceğimiz cevabı teşkil eder. İmdi biz deriz ki: Allah Teala kafirin küfrünü, imana kudreti olmakla beraber, onun kendi irade ve ihtiyarı ile dilemiştir, tıpkı bu tarzda onun küfrünü bildiği gibi. Bu sebeple de Allah’ın emri, nehyi, mükafat ve mücazatı yerinde olmuştur. Allah Teala’nın irade ve ilminin taalluk ettiği şey kulun ihtiyari fiili olunca bunun faili olan kulun, cebir altında bulunduğu nasıl iddia olunabilir? Üstelik Cenab-ı Hak kulun iradeye sahip olduğunu “Dileyen iman etsin, dileyen de küfretsin” mealindeki ayeti kerimesiyle açıkça ifade buyurmuştur. Yine O, “Dilediğinizi yapın” buyurmuştur, kul da bu hakikatı kendi içinde inkarına mecal bulamayacak şekilde zaruri olarak hissetmektedir. Cenab-ı Hakk’ın kulun fiillerine ait iradesi ise hem nassen, hem de aklen sabittir. Binaenaleyh bu iki iradenin hiç birini inkara imkan yoktur.
Soru: Allah Teala “ Cinleri de, insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım“ mealindeki ayeti kerimesinde, cinleri ve insanları kulluk (ibadet) için yarattığını haber verdiği halde, onlardan küfür ve masiyeti nasıl murad etmiş olur? Yine Cenab-ı Hak bu mahiyette olmak üzere şöyle buyurmuştur: ”Allah size kolaylık diler, yoksa güçlük istemez”; “Allah kulları için zulmü asla istemez”
Cevap: Birinci ayeti umumi muhtevası üzere yürütmek mümkün değildir. Çünkü çocuklar ve deliler ona kulluk etmemiştir. O halde te’vil edilmeye muhtaçtır. Bu te’vil de iki türlü düşünülebilir: Birincisine göre ayetin manası “Bana kullar( köleler) olsunlar diye…” tarzında olabilir. İkinci te’vile göre ayetten maksat umum (insanlar ve cinler) olmayıp sadece Allah Teala’nın cinlerden ve insanlardan kendisine ibadet edeceklerini bildiği kimseler kasdedilmiş olabilir; doğrusunu Allah bilir ya! ikinci ayete gelince burada da asıl maksat (umum olmayıp sadece) Cenab-ı Hakk’ın (mazereti olanlar için) ramazan içinde oruçlarını yeyip, ramazan haricinde kaza etmelerini meşru kılmakla kullarına güçlük değil, bilakis kolaylık dilediği … tarzındadır. Üçüncü ayetin manası da şöyledir: Allah kullarına zulmetmeyi dilemez, fakat ayetin manası “Allah kullarının birbirine zulmetmesini dilemez” tarzında değildir.
Teceddüd-i Emsal: Benzerlerin aynı mahiyette olan sıfat veya arazların yenilenmesi, yani ardı ardına devam etmesi demektir. Mesela dinen kullanılması mubah olan eşyanın taşıdığı bu ibaha (hilliyet) veya birinin mülkiyetinde bulunan bir nesnenin taşıdığı mülkiyet vasfı birer arazdır. Arazlar devamlılık arzetmediğine göre söz konusu edilen ibaha ve mülkiyet vasıfları şu anda varsa bundan sonraki zaman bölümleri içinde yok demektir. O halde filan şeyin kullanılması mubah olmaktan çıkmış veya filan nesne filanın mülkiyeti altında bulunma vasfını kaybetmiştir. İşte burada teceddüd-i emsal imdadımıza yetişir. Arazların her biri geçici olmakla beraber teceddüd-i emsal yoluyla her bir arazın yok oluşunun peşinden onun bir misli, bir benzeri yerine geçer ve böylelikle eşyadaki araziyet sürer gider, tıpkı kesik kesik noktalardan doğrunun teşekkül etmesi gibi. İnsanın şahsındaki küfür ve iman arazları (vasıfları) da aynen bunun gibidir?
--- Sayfa 152: Madum, alimlerimizin çoğuna göre Allah Teala’nın iradesine konu teşkil etmez. Maturidiyye ve Eş’ariyye’den bazıları ise buna muhalif kalmıştır. Zira ilahi irade fiil ile beraber bulunur. Madum fiile konu teşkil edemediğinden, irade-i ilahiyenin dahiline girmez. Şu da var ki, iradeye taalluk eden bir şey hadis olur, halbuki madum ezelidir. Bunu bütün müslümanların kullandığı şu söz ispat eder: ”Allah’ın (ezelde) dilediği olur, dilemediği olmaz.” Müslümanlar bunun yerine “Allah’ın olmayacağını dilediği şey olmaz” dememişlerdir. Madum, Salimiyye ile Mukannaiyye müstesna, bütün müslümanların kanaatine göre ilahi rüyete de konu teşkil edemez. Bu iki fırka ise “Kainat var olmadığında ezelde Allah tarafından görülüyordu” demiştir. Bu söz kökünden yanlıştır, çünkü bu madumun “şey” olmasını gerektirir. Bunun da neticesi kainatın kadim oluşunu benimsemeye varır. Şu da var ki, vücud bulmayan ve vücud bulması muhal olan madum ile vücud bulması mümkün olmakla beraber asla var olmayacağına dair ilmi ilahinin sebkat ettiği madumun ilahi rüyete konu teşkil edemeyeceği noktasında müslümanlar ittifak etmişlerdir. Binaenaleyh varlık sahasına intikal etmeyen madum da aynen böyledir. Zira (bunların her birinin taşıdığı) “yokluk” vasfında bir ayrıcalık mevcut değildir. Şunu da belirtelim ki rüyetullah bahsinde de anlattığımız üzere duyular aleminde görülebilmenin müessir şartı var olmaktır. Bu şart ortadan kalkınca görülebilme hadisesi gerçekleşmez. Ve muhal oluş ortaya çıkar. O halde görülmesi muhal olan şey Allah’ın rüyetine nispet edilemez. Bu zıdları bir araya getirme hadisesine benzer ki duyular aleminde muhal olunca ilahi kudrete de nispet edilemez.
Madum: Yok, gayrı mevcut demektir. Istılahta zihnin dışında (hariçte) ne bizzat, ne de başkasına bağlı olarak bulunmayan malum-i ilahi diye tarif olunur.
Şey: Var olan, var olması mümkün olan (mevcut ve mümkün)
--- Yorum: Yazarın ”Allah alemi yaratmadığında onu görmüyordu” görüşüne katılmıyorum. Benim görüşüm ”Allah alemi yaratmadığında da alemi görüyor ve duyuyordu.” Delilim ise şudur:
Maturidiler’in de dolayısıyla yazarın da kabul ettiği gibi Allah’ın görmek (Basar), ve işitmek (Semi) sıfatları ezelidir. Ezeli olan bir şey de ise değişme, artma, eksilme olamaz. O halde ”Allah alemi yarattığında onu görüyordu, yaratmadığında görmüyordu” düşüncesi ezeli olduğu kabul edilen görme sıfatında değişme olduğunu akla getiriyor. Dolayısıyla bu görüş yanlıştır. Doğrusu ise şudur ki: “Allah alemi yaratmadığında da var olmadığı şekilde alemi görüyor ve duyuyordu” demek lazım geliyor.
*** Razi: ”Biz yeryüzünde olan şeylere oraya mahsus birer zinet verdik ki (insanların) hangisinin daha güzel amel işleyeceklerini ortaya koymak üzere imtihan edelim” (Kehf 7)
Hişam b. Hakem, (Hadiseler ancak varolduktan sonra, Allah’ın onları bildiğini, bundan ötürü Allah’ın deneme ve imtihan yapmasının caiz olduğunu söyleyerek bu hususta şöyle istidlal etmiş: ”Eğer Allahu Teala cüziyyat (hadisat) meydana gelmezden önce onları biliyor olsaydı, meydana geleceğini bildiği her şeyin mutlaka meydana gelmesi, olmayacağını bildiği şeyin de kesinlikle meydana gelmemesi gerekirdi. Aksi halde Allah’ın ilmi cehalete dönüşmüş olur ki bu imkansızdır. İmkansıza götüren her şey de imkansızdır. Eğer bu gerekli olsaydı Allah’ın olacağını bildiği şeyi O’nun mutlaka yapması gerekir ve yapmaması imkansız olurdu. Yine meydana gelmeyeceğini bildiği şey de kesinlikle meydana gelmezdi ve Allah onu asla varedemezdi. Bu durumda Allah’ın asla hiçbir şeye kadir olmaması aksine mucib-i bizzat (zatı gereği mucip, yani iradesiz) olması gerekirdi. Binaenaleyh o zaman da kulun bir şeyi yapıp yapmama kudreti söz konusu olamazdı. Çünkü Allah’ın meydana gelmeyeceğini bildiği şeyleri de kulun yapması imkansız olurdu. Dolayısıyla Allah’ın hadiseleri onlar meydana gelmezden önce bildiğini söylemek, Allah’ın rububiyyetini, kulun ubudiyyetini zedeler. Bu ise batıldır. Böylece Hak Teala’nın her şeyi ancak meydana geldikleri zaman bildiği sabit olur. Ancak böyle olması halinde Allah’ın denemesi, imtihan etmesi söz konusu olabilir ve işte bu durumda Hak Teala’nın “Onları imtihan etmek için” ifadesini zahiri manasına göre alırız.)
Fakat İslam alimleri bu görüşü imkansız kabul ederek şöyle demişlerdir: Allah ezelden ebede kadar olacak bütün cüziyyatı (her şeyi) bilir. Binaenaleyh imtihan ve deneme Allah hakkında imkansızdır. Bu kelimeler, ancak şu manada olmak üzere ayette yer almıştır. ”Allah Teala, insanlara aynı muamele başkası tarafından yapıldığında ”imtihan” veya “deneme” denilecek bir muamelede bulunmuştur.”
*** Ben Allah’ın gelecekte olacak olayları olmadan evvel bilir dediğimde, bazı insanların tereddüt ettiklerini gördüm. İşte isbatı: Kıyamet vakti şu bulunduğumuz andan sonradır. Kur’an’da, kıyamet vaktinin ne zaman olacağının Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği bildirilmiştir. ”Sana “Ne zaman kopacak?” diye kıyamet vaktini soruyorlar. De ki: ”Onun bilgisi yalnızca Rabbinin katındadır.” (Araf 187) Kıyametin kopması gelecekte bir zamanda olacağına göre, demek ki Allah ilerde bir zamanda vukuu bulacak bir hadiseyi biliyorsa, anladık ki ilerde olacak her şeyi de bilir.
*** Alem kadim diyenler var ve bana soruldu ki: Allah isteseydi alemi ezelde (ezeli alem şeklinde) yaratamaz mıydı?
Cevap: Alem kadim olsaydı bir yaratıcıya ihtiyaç duymazdı. Zira o zaten varolmuş durumda olurdu. Ama onlar ”Allah ezeli yaratması ile yarattığı için alem ezelidir” dediler. Yaratma ise yokluktan varlığa getirmek, yoktan var etmektir. Demek ki yaratma söz konusu olduğunda, yaratılan için bir yokluk olmalıdır. Dolayısıyla öncesinde yokluk, hiçlik olan şeye ezeli denemez. O halde Allah, alemi ezeli alem şeklinde yaratamaz.
*** Evrimcilere gülüyoruz değil mi? Neden? Onlar diyorlar ki: ”İlk canlı hücre Allah yaratmadan kendi kendine oluştu. Denizde organik maddeler birleşti ve uzun zaman sonra tesadüfen ilk canlı hücre kendi kendine meydana geldi.” Peki soruyorum: Siz de cüz’i iradeyi Allah yaratmadan kendi kendine meydana geldi demiyor musunuz? Kendi halinize neden gülmüyorsunuz?
*** Alemin kıdemi (ezelilik meselesi)
Allah’ın alemi yaratmayı dilemesiyle, yaratmaya başlaması arasında zaman geçmedi. Zira zaman hareketin ölçüsüdür. Hareket ise mahluk olup, alemin yaratılmasıyla başlar. Dolayısıyla zaman mahluktur. Düşünülebilir: ”Güneş doğup batıyor, zaman böyle bir şeydir. Peki soruyorum: Güneş (yıldızlar) yaratılmadan önce zaman nasıl ölçülecek? Ve ölçülemeyen şeye zaman denemez. O halde alemden önce zaman kavramından söz edilemez. Dolayısıyla bazılarınca sorulan “Allah alemi yaratmak için neden bu kadar zaman bekledi?” sorusu düşer. Bu ifadelerden şöyle bir müşkül çıktığı akla gelebilir: Madem Allah’ın alemi yaratmayı dilemesiyle, yaratmaya başlaması arasında zaman geçmedi; o halde alem ezeli olmaz mı?
Cevap: Alemin ezeli olması lazım gelmez. Çünkü yaratılmaya başlandığında, hareketin ölçülmesi söz konusu olur. Yani yaratılış olduğunda, zaman da o yaratmayla birlikte yaratılır. Dolayısıyla yaratılma, Allah’ın yaratması sonradan olmuş olur.
*** Kitap: The Christian vision: The truth that sets us free Yazar: John Powell
--- Sayfa 153: Bu dünyayı yaratmayı istediğinde hayatımın şemasını biliyordun: Ana rahmine düştüğüm anı, doğacağım gün ve saati. Hangi yeteneklere sahip olacağımı ve hangilerine sahip olamayacağımı biliyordun. Ölüm anımı ve koşullarımı da biliyordun. Bu seçimlerin hepsi, benim için iradenin bir parçasıdır. Bana vermiş olduğun bu malzemeyle bir sevgi ve övgü yapısı kurmaya çalışacağım, sevgiyle. Ben senin bana verdiğin bir armağanım. Sana vereceğim bir armağan olacağım.
*** Kitap: Felsefeye Giriş Yazar: A. Kadir Çüçen
--- Sayfa 362: Ateist felsefecilerden bazıları ahlaksal gerekçelere dayanarak, Tanrı’nın varlığını reddederler. Alman filozof Nietzsche ve Fransız filozof Jean Paul Sarte, teizmi reddederken şu ahlaki gerekçelere dayanırlar: ”Tanrı tarafından yaratılmış ve önceden belirlenmiş bir insan özü yoktur. İnsan kendi özünü kendi yaratacaktır. Her ikisi için de insan özünü, ancak Tanrı’nın olmadığı bir ortamda ve dünyada yaratabilir. Çünkü Tanrı varsa, özgürlük yoktur. İnsan özgür olduğuna göre Tanrı da yoktur” Nietzsche’ye göre Avrupa’da Hristiyan inancına dayalı Tanrı ve ahlak anlayışı çökmüştür. Artık insan kendi kaderini kendi belirleyecektir. İnsan kendi ahlak değerlerini yine kendi yaratacaktır. Özgür olarak değerleri yaratma, ancak Tanrı’nın olmadığı bir dünyada mümkündür. Sarte‘a göre insanda varoluş özden önce gelir. İnsanın belirlenmiş bir özü; yani geleceği yoktur. İnsan kendi özünü, kendi varoluşunu gerçekleştirerek yaratacaktır. Tanrı varsa öz de vardır. Fakat insan için öz olmadığına göre Tanrı da olmamalıdır.Tanrı varsa özgürlük yok demektir. Özgürlük olduğuna göre Tanrı da olmamalıdır. Sarte doğrudan Tanrı yoktur demez; fakat Tanrı çeşitli gerekçeler nedeniyle olmamalıdır, demektedir. Sarte özgürlük, öz ve Tanrı kavramları arasında bir çelişki gördüğü için, ateizme gitmiştir. Fakat birçok filozof bu kavramların birbirleriyle çelişmediğini ve bir arada olabileceğini savunarak teizmin mümkün olduğuna inanmışlardır.
*** Taha 26: ”İşimi kolaylaştır”
Hadislerde geçen ”Kişi ne için yaratıldıysa o ona kolaylaştırılır” Bunların izahı: Mesela iki kişi var; birinin bulunduğu yerde kütüphane var. Diğerinin olduğu yerde yok yahut uzak. Esasen kitap okuyana da bu fiil zorla yaptırılıyor. Lakin zahiren bakıldığında kütüphaneye yakın olan kişi, mesela orada doğmuş. Diğerine göre kitaplardan faydalanmak hususu daha galip; işte bu zahiri duruma göre Allah, kitap okuyanın bulunduğu yeri kütüphaneye yakın kılınca ona bu okuma eylemini kolaylaştırdı denebilir.
*** Soru: Allah’ın iradesi, rızası olmadığı şeylere de şamil midir? (Kapsar mı?)
*** Atom bombası Japonya’ya atıldı. Yüzbinden fazla insan öldü. Ecelleriyle ölmüşlerdi. Bomba atılmasaydı öldükleri esnada nasıl öleceklerdi ?
*** Allah’ın irade ettiği ve yaptığı hiçbir şeyin sebebi yoktur. Yani cennet, cehennem, insan, cin ve dolayısıyla alemin varedilmesinin hiçbir nedeni yoktur. Allah istedi o kadar. (Geniş izahı gelecektir.)
*** Kişi ayağa kalkmak istiyor. Bu isteğin nereden geldiğini ve sebebinin ne olduğunu sorarız. Derse ki: ”Ayağa kalkmayı istemeyi istedimde ondan.” Bu sefer “O istemeyi istemenin nedeni nedir?” diye sorarız. Yine “Onu da istediğim için” derse, bu işin ekleye ekleye bir milyona kadar gidecek olsa (Farzı muhal) ardından ona bir saniyede nasıl bir milyon kez düşünebildiğini sorarız.
*** Bir şeyi düşünmeyi istemediğin halde düşündüğün oldu mu? Bazen aklıma özellikle namazda Allah ile ilgili, kabul etmek istemediğim düşünceler geliyor. Bu düşüncelerin tasdikinin küfür olduğunu biliyorum. Bu düşünceyi kabul etmiyorum, düşünmek istemiyorum. Lakin düşünüyorum. Eğer insan neyi düşüneceği hususunda özgür olsaydı, istediği gibi düşünür ve bir şey düşündüğü zaman da “Ben bunu düşünmeyi istedim” demesi gerekirdi. Lakin yukarıda bahsettiğim düşünceleri ben düşünmek istemiyorum, peki bu fikir bana nereden geliyor? Rahatsız oluyorum, bunu düşünmek istemediğimi kendime söylüyorum. Ama bazen bu fikir ve benzerleri yine aklıma geliyor. Eğer bu düşünceyi, düşünmeyi ben seçmiyorsam, kim seçiyor? Denilse ki: Bunlar şeytanın vesvesesidir. Derim ki: Evet ama, bu bir düşüncedir, bir oluştur. Hiçbir şey kendi kendinin sebebi olamaz. Bu düşünce kendinin nedeni değil, onun nedeni başka şey. Yani bu düşünce yoktan var oluyor. Bunu bir yapan, bir yaratan var. Yaratmak ise ilahlıktır ve Allah’a hastır. Evet, şeytanın vesvesesi demek doğru, ama şeytan da Allah kendisi için, neyi yaratıyorsa onu yapar. Yani şeytan da bu vesveseyi vermek hususunda özgür değil. Anladık ki bu düşünceleri bende Allah yaratıyor. Ve zaten şeytan insanların tamamının sapmasını istiyor. Dikkatlerden kaçan bir husus olması itibariyle önemli bir incelik var; şöyle ki madem şeytan istediği kişide, istediği düşünceyi, vesveseyi oluşturabiliyorsa; o zaman insanların tamamının bu vesveselerden bir an bile boş kalmaması lazım gelirdi. Halbuki biz bunun böyle olmadığını görüyoruz.
*** Dilediğini sen tayin etmiyorsun. Sen, senin için tayin edileni diliyorsun. Sonuçta ise diliyorsun. (Fussilet 40, Kehf 29) ayetlerini bu yönüyle düşünmek lazımdır. Birine desek ki: İster sağdaki, ister soldaki koltuğa otur. O da soldakine otursa ve dese ki: ”Ben dilediğimi yaptım,” bu söz doğrudur. Lakin dilediğini yaptı ama, dilediği şeyi o belirlemedi. işte (Fussilet40, Kehf 29) gibi ayetlerde, bunun gibi kula isnad yönüyle düşünülmelidir. Bu ayetlerde anlatılmak istenen şey kulun sorumlu olduğu, mükellef olduğudur. Mesela (Mülk 2.) ayetinde imtihandan bahsediliyor. Halbuki imtihan ifadesi Allah için düşünülemez. Yine imtihan ifadesiyle bir nevi seçme olayı akla gelir. Yani ayetteki imtihan ifadesi, nasıl mecazi ise buradaki seçme ifadesi de özgürlük manasında olmayıp, cebr görüşüyle bağlı olarak açıklanmalıdır. Bunu da kula isnad usuluyle yapıyoruz. Yani, evet kul seçiyor, dilediğini yapıyor ama, seçtiği şeyi kendisi belirlemiyor.
*** Allah’ın hakiki manada sevmesi de, sevmemesi de (kinlenmesi, gazaplanması) muhaldir. Çünkü zaten kullarına istediğini zorla yaptıran kendisidir. Hal böyle olunca, bizim insanlar için kullandığımız bu ifadeler gerçek anlamı itibariyle Allah için kullanılamaz. Bunların te’vili icap eder. Yani razı olmak ve razı olmamak şeklinde te’viller lazım olur. Sevmesi, razı olması şeklinde; gazaplanması ise razı olmaması şeklinde te’vil edilir.
*** Silahtan çıkan kurşun adamın kafasına saplanıyor ve adam ölüyor diyelim, soruyorum: “Bu merminin yönünü Allah mı tayin ediyor?” Eğer ”Hayır, mermi tesadüf olarak başına girdi” derlerse; derim ki: “Ama kafasına saplandı ve adam öldü, eceli geldi. Eğer kurşun tesadüfen kafasına saplandı derseniz, o halde yine tesadüf olarak kafasının on santim yanından geçebilirdi, demek durumunda kalırsınız. O zaman bu eceli gelen kişi nasıl ölecekti? Demek ki kurşunun yönünü de Allah tayin ediyor.”
*** Birisi yıllardır din eğitimi alıyor. Yüzlerce kitap okuyor, çabalıyor. Ve yanında bir cahil var, bunlar konuşuyor. Aslında o bilgili kişinin o anda söyledikleri, yıllarca yaptığı o eğitimden kaynaklanmıyor. Konuştuklarında o eğitimin bir etkisi yoktur. Olan hadise şudur ki: Bilgili kişide söyledikleri sözleri, düşünceleri Allah kendisinde o anda yaratıyor, o da söylüyor. Biz de diyoruz ki “Ne kadar okumuş.” Yani sünnetullah (Allah’ın adeti) böyle cereyan ediyor. Yine ben tahtaya vurdum ses çıktı. Soruyorum: O ses ben tahtaya vurduğum için mi çıktı? Hayır; ancak ben tahtaya vurduğumda Allah o sesi, orada yarattı. İnsanların ekserisi de, bu işler böyle peşpeşe yaratılınca, “Nesnelerin, cisimlerin birbirine etkisi var” şeklinde bir düşünceye inandılar. Aslında hareketler, değişimler, maddeler her an Allah tarafından yaratılıyor. (Teceddüd-i Emsal) Düğmeye bastım, ışık yandı. Aslında düğmeye basmamın etkisi yok. Ama basıldığında Allah o ışığı yaratıyor. Yoksa elektrikle falan alakası yok. O elektriği götüren de Allah ama, ışığın yanması elektrikle olmuyor. Allah ayrıca ışığı yaratıyor. İnsanların ekserisi ”Bak elektrikle oldu” diyor.
*** Birisine soruyorum: “Sen yatıyorsun diyelim, kalkmak istedin. Neden kalkmak istedin?”Dedi ki: ”Çok yattım, uyuştum, bunaldımda ondan”
Cevap: Halbuki senin bu cevabın (uyuştum, bunaldım) ayağa kalkma düşüncesini meydana getirmez. Sen on saat uyuşsan, bunalsan ayağa kalkmayabilirsin. Yani bazı insanlar olur ki, yatakta yatar, uyuşur, bunalır ama ayağa kalkmak istemez. Görüldüğü gibi uyuşma ayağa kalkma düşüncesini meydana getirmiyor. Buradan şu sonuç çıkıyor ki: Bir düşünceden başka düşünce meydana gelmez. Hepsi ayrı ayrı Allah tarafından yaratılır. Dolayısıyla elli yıl tıp kitabı okuyan, bu alanda ders alan kimse, sonrasında söylediği laflar, düşünceler o elli yıllık çabadan dolayı olmuyor. O anda Allah o fikirleri okumuş kişide yaratıyor. Lakin sünnetullah öyle cereyan ediyor ki, bu gibi ince bilgileri ekseriyetle bu mevzuda araştırma yapan kişiler de yaratıyor. Böyle olmasının manası nedir? diye sorulacak olursa eğer;
Cevap: Mesela biri din ilimlerinde çok okumuş diğeri okumamiş iki kişiyi düşünelim. Allah istese cahilde de çok ince dini düşünceler, fikirler yaratır. O zaman karışıklık olur, çünkü o cahile denir ki: ”Sen bu bilgileri nereden aldın?” O’da dese ki:”Ben kitap okumadım ve kimseden bu konuda ders almadım.” Burada tuhaflık olur, insanlar şaşırır. Bu her alanda böyledir. Mesela insan fiillerini Allah’ın yarattığı sabit olduğuna göre, futbolcu olmayan biri futbol maçı yaparken Ronaldo gibi oynasa, herkes şaşırır. “Nerede oynadın?” derler. O’da dese ki: ”Yok ben futbol takımında oynamamıştım” yine herkes şaşırır, o zaman hep karmaşa olur. Bu bakımdan mesela iyi futbol oynama hareketlerini Allah ekseriyetle bu alanda çokça idman yapanlar da yaratıyor. Sünnetullah böyle cereyan ediyor, insanlar şaşkınlığa düşmüyor.

zxzx
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye
Mesajlar: 53
Kayıt: 01 Ara 2008 [ 16:25 ]

Re: yazdığım kitap

Mesaj gönderen zxzx » 27 Kas 2016 [ 18:15 ]


*** Kitap: Uzluk oğlu Farabi’nin eserlerinden seçme parçalar Çeviren: Kıvameddin Burslan
--- Sayfa 33: Keza ilk mevcudun varlığı için bir garaz ve gaye de yoktur. Eğer onun vücudu bir gaye için olsaydı, o halde ilk mevcut mezkur gayeyi tamamlamak için vücut bulmuş olur ve bu gaye onun varlığı için bir nevi sebep teşkil ederdi.
--- Sayfa 46: Farabi cebr ve ihtiyar meselesinde “determinist”dir. Füsusül Hikem adlı eserinde şöyle diyor: Yoktan varolan her şeyin behemehal bir sebebi vardır. Onun sebebi adem (yokluk) olamaz. (Kelamcılar bu manayı: Vücut veren şey mevcuttur cümlesiyle ifade ederler. Diğer tabirle: Bir şey kendisi mevcut olmadıkça, diğerini vücuda çıkaramaz derler.) Sebep dahi evvelce sebep değil iken sonradan sebep olmuşsa, onun sebep olmasında da bir sebep vardır. Ve bu sebepler nihayet bir mebde’e müntehi olurlar. Binaenaleyh kevn ve fesat aleminde gerek tabii olsun, gerek ihtiyari olsun her hadise ancak sebeple meydana gelir. Ve bu sebepler müsebbibulesbabe müntehi olur. İnsanın kendi ihtiyarından hariç olan şeylere istinat etmeksizin, doğrudan doğruya kendisi başlayarak, herhangi bir işi yapması mümkün değildir. Bu harici sebepler dahi tertibe, tertip takdire, takdir kazaya istinat eder. Kaza ise emirden neş’et eder, her şey mukadderdir. (Füsusulhikem 164,165 s 51 fas)
Farabi bu mukaddimeden sonra şöyle diyor: Eğer bir kimse irade ettiği şeyi yaptığını ve istediği şeyi ihtiyar ettiğini zannederse onun ihtiyarını tetkik et! (Tetkik ederim). Bu ihtiyar hadis midir yani evvelce onda yok iken, sonradan var olmuş mudur? Yahut hadis değil midir? Eğer hadis değilse, ilk vücudu anından itibaren bulunması, binaenaleyh ihtiyar üzerine mecbul (Yaratılmış, yaratılışında bir hal ve sıfat bulunan) olup, ihtiyarın ondan ayrılmaması lazım gelir ki, bu takdirde onun ihtiyarı başkası tarafından icap edilmiş demektir. Eğer bu ihtiyar hadis ise, her hadis için onu icad eden (ihdas eden) bir sebep bulunduğundan, bu ihtiyar dahi kendisini icab (iktiza) eden bir sebepten dolayı hadis olmuştur. Şu halde bu ihtiyar ya başkasının ve yahut sahibinin diğer bir ihtiyarıyla husule gelmiş demektir. Eğer kendi ihtiyarı ile hadis olmuşsa, bu ihtiyar dahi kendisinin diğer bir ihtiyarıyla ise, sonu ve nihayeti gelmeyen ihtiyarlar teselsül eder (diziler). Yahut onda hasıl olan ihtiyar, kendi ihtiyarıyla değildir. O halde mezkur ihtiyara başkası tarafından icbar (mecbur) edilmiştir. İşte bu suretle ihtiyar, insanın kendisinden hariç olan ve onun iradesine tabi olmayan bir takım sebeplere müntehi olup en sonra bütün alemi, hariçte bilindiği şekilde tertib eden ezeli ihtiyara müntehi olur. Eğer hadis ihtiyara müntehi olursa söz, başta zikredilene avdet eder. (Evvelce söylediğimiz sözler burada da söylenir) Şu halde zahir oluyor ki, gerek hayır olsun gerek şer olsun, vukua gelmekte olan her hadise, irade-i ezeliyeden neş’et eden esbaba istinat eder. (Füsusulhikem 165, 166 s; 52 fas)
*** Razi: “Şüphesiz ki Allah insanlara asla zulmetmez. Fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler” (Yunus 44)
Mutezile dedi ki: “Bu Allah Teala’nın hiç kimseyi kötülükleri ve gayrı meşru şeyleri yapmaya mecbur etmediğine, fakat insanların kendi irade ve istekleriyle bunlara yönelip yaptıklarına delalet eder.” Vahidi buna şu şekilde cevap verir: “Allah Teala zulmü kendisinden, mülkünde tasarruf sahibi olduğu için nefyetmiştir. Böyle (kendi mülkünde tasarruf eden) zalim olmaz. İnsanların fiilleri onların kesbleri sebebi ile kullara izafe edildiği için, Allah “ Fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler” buyurmuştur.
---Yorum: Zulmü kendisinden nefy etmesi mahlukat O’nun mülkü olmasındandır ve istediğini yapmaya hak sahibidir. Yoksa bunu isteyebilirdi de istemedi anlamında değil. Dolayısıyla Allah’ın zulmetmesi imkansızdır.
*** Bir saniye sonrası da gaybdır. İlerde olacak bir şeyi ve gaybi Allah’tan başka kimse bilemez. (Allah’ın bildirdikleri müstesna) hal böyle iken, Maturidiler “Biz bir şeyi yapmayı isteriz, Allah da o fiili yaratır” sözlerinde daha oluşmamış fiilin, nasıl olacağını bildiklerini söylüyorlar. Bu ise gaybdan bir haber verme anlamına gelir.
*** Muharref (Bozulmuş), (Tevrat, İncil, Zebur)’dan kaderle alakalı örnekler:
Romalılara Mektup 9 (10 ve 25 arası)
….Hepsi bu kadar değil! Rebeka’nın iki oğlu da aynı babadan, atamız İshak’tandı. Çocuklar daha doğmamış, iyi-kötü bir iş yapmamışlardı. Öyle ki seçimde Tanrı ereğinin kalıcı olduğu kanıtlanacaktı. Bunun başarılan işler uyarınca değil, Tanrı’sal çağrı uyarınca saptandığı görülsün diye, Tanrı Rebeka’ya ”Büyüğü küçüğüne uşaklık edecek” dedi. Kitapta yazılmış olduğu gibi: ”Ben Yakup’u sevdim, Esav’dan ise tiksinti duydum.” Öyleyse ne diyelim? Tanrı adaletsizlik mi ediyor? Hiçbir zaman! Çünkü Musa’ya şöyle demişti: ”Ben dilediğime acıyacağım, dilediğime de sevecenlik göstereceğim.” Demek oluyor ki insanın kendi isteğine ya da çabasına değil, Tanrı’nın acımasına bağlıdır bu. Kutsal Yazı’da Firavun’a şu söz bildiriliyor: ”Seni bu amaçla yükselttim; senin üzerinde kendi gücümü göstereyim, böylelikle adım tüm yeryüzünde yayılsın diye.” Demek oluyor ki, O dilediğine acır, dilediğinin de yüreğini katılaştırır. Şimdi bana ”Şu ana dek Tanrı neden insana kusur buluyor? Tanrı istemine kim karşı koyabilir ki?” diyeceksin. Ey ademoğlu! Sen kim oluyorsun da Tanrı’yı sorguya çekiyorsun? Kendisine biçim verilen, biçim verene, ”Beni neden böyle yaptın? diyebilir mi? Öte yanı çömlekçinin kili dilediği gibi kullanmaya hakkı yok mu? Aynı topraktan biri özel kullanış, biri sıradan kullanış için iki çömlek yapamaz mı? Tanrı öfkesini göstermek, gücünü belirtmek isteyince, kendilerine öfke yaraşanlara-mahva hazırlananlara-karşı aşırı sabır göstermez mi? Acıma gösterdiklerine ise, onları önceden yüceliğe hazırlayarak, yüceliğinin zenginliğini açıklayamaz mı? Yalnız Yahudi’ler arasından değil, uluslar arasından da çağırdığı bizler değil miyiz?...
Yakup’un Mektubu (13-17)
Gelin, şimdi bol keseden konuşanlar: ”Bugün ya da yarın şu kente gideceğiz, orada bir yıl geçireceğiz, alışverişle uğraşacağız, para kazanacağız” diyenler! Oysa yarına ilişkin bilginiz yok. Yaşamınız nedir ki? Çünkü bir süre görünen, az sonra görünmez olan buharsınız. Bu durumda şöyle konuşmanız gerekmez mi? ”Rab isterse yaşayacağız; şu işi, bu işi yapacağız.” Ama siz şimdiki durumunuzla, gösterişinizle övünüyorsunuz. Bu tür övüncün tümü kötüdür. Bu nedenle iyi olanı bilip de yapmamak günahtır.
“Anne karnında sana şekil vermeden önce seni kutsal kıldım” (Yeremya 1:5)
“Beni annemin rahminden ayıran ve inayetiyle çağıran Allah…(Galatyalılar 1:15)
“Gizli yerde yaratıldığım zaman… Bedenim sana gizli değildi. Gözlerin beni cenin iken gördü… Benim için atanan günlerin hepsi senin kitabında yazılmıştır” (Mezmur 139:15,16)
“Allah, büyük oğlunu yani Esav’ı küçük oğula yani Yakup’a uşaklık edeceğini anneleri Rebeka’ya daha çocuklar doğmadan önce bildirdi: ”Senin rahminde iki ulus var ve senin karnından iki kavm ayrılacak; bir kavm öbür kavmden güçlü olacak ve büyüğü küçüğüne uşaklık edecektir” (Tekvin 25:23)
Firavun Musa’ya şöyle dedi: ”Rab kimdir ki, İsrail’i salıvermek için O’nun sözümü dinleyeyim? Rabbi tanımam ve israil’i de salıvermem” (Çıkış 5:2)
“Ben onun yüreğini sertleştireceğim ve kavmı koyvermeyecek” (Çıkış 4:21)
“Ben firavunun yüreğini katılaştıracağım… sizi dinlemeyecek ve elimi Mısır’ın üzerine koyacağım ve ordularımı, kavmım İsrailloğullarını Mısır diyarından büyük hükümlerle çıkaracağım” (Çıkış 7:3,4)
“Rabbin söylediği gibi Firavun’un yüreği katılaştı ve onları dinlemedi. Rab Musa’ya: ”Firavun’un yüreği inatçıdır, kavmı salıvermek istemiyor, dedi.” (Çıkış 7:13,14)
“Rab her şeyi gayesi için yarattı, kötü adamı da fenalık günleri için…”(Meseller 16:4)
*** Esasında benim temel amaçlarımdan birisi de şimdi okuyacak olduğunuzdur. Gerçi buraya kadar anlatılanlardan anlaşılır ise de, yine de açık yazalım ki tereddüde mahal kalmasın. Kitap başından beri Maturidi mezhebinin her ne kadar bin yıldır hak mezhep şeklinde anlatılıyorsa da aslında batıl olup, kaderi inkar ettiğini anlatmaya çalıştık. Ama burada bir adım ileri gidip şunu açıklayacağız: Nasıl ki Mutezile mezhebinin tekfiri (kafir sayılması) vaciptir (gereklidir). Yani Mutezile’yi tekfir etmeyen kafir olur. Neden? Çünkü onlar iman esaslarından kadere inanmayı inkar ediyor. Dolayısıyla ayetleri inkar ediyor. Ayetleri inkar edenin kafir olduğunu Allah, Kur’an’da defalarca bildiriyor. Şimdi biz Mutezile’yi tekfir etmezsek ne olur? Şu olur: Allah’ın Kur’an’da bildirdiklerine inanmamış oluruz ya da şüphe etmiş oluruz ki bunlar küfürdür (kafirliktir). Dolayısıyla Mutezile mezhebini tekfir etmeyen ya da tekfir etmekte tereddüt eden kafirdir. Gelelim esas konuya; ne dedik, Mutezile mezhebi açıktan açığa kaderi inkar ediyordu. Lakin kitap boyunca vurguladık ki Maturidi mezhebi de dolaylı olarak kaderi inkar ediyor. Demek ki bizim biraz önce Mutezile için anlattıklarımız Maturidi mezhebi için de geçerli olmuş oluyor. Yani Maturidi mezhebini de tekfir etmeyen ya da tekfir etmekte tereddüt eden ve duraksayanlar da, otomatik olarak, ayetleri inkar edenleri tekfir etmemekle, onları müslüman saymış ve Allah’ı yalanlamış olurlar. Zira Allah ayetlerini yalanlayanları kafir olarak vasıflıyor. Allah’ı verdiği haberde yalanlamak ise küfürdür. Daha açıkcası Maturidi mezhebini tekfir etmeyenler dinden çıkarlar.
*** Yahya b. Ya’mer anlatır:
“Basra’da kader hakkında ilk konuşan kimse Ma’bed el-Cuheni idi. Bir ara ben ve Humeyd b. Abdurrahman el-Hımyeri; hacc yahut umre yapmak için çıktık. Kendi aramızda şöyle konuştuk: Resulullah’ın ashabından birine rastlasakda şu adamların kader hakkındaki konuştuklarını ona sorsak. Filhakika biraz sonra mescide girmekte olan Abdullah b. Ömer b. El-Hattab’a rastladık. Ben ve arkadaşım birimiz sağından, diğerimiz solundan etrafını çevirdik. Ben arkadaşımın sözü bana bırakacağını düşünerek: ”Ya Eba Abdurrahman, bizim taraflarda birtakım adamlar zuhur etti. Kur’an okuyup ilim araştırıyorlar. (Ravi onların durumunu anlatır). Bunlar kaderin olmadığını, işlerin Allah’ın takdiri olmadan yeni yeni meydana geldiğini iddia ediyorlar.“ dedim. Abdullah b. Ömer şu cevabı verdi: “Onlarla karşılaştığın zaman onlara bildir ki ben onlardan beriyim (uzak), onlar da benden uzaktır. Abdullah b. Ömer’in kendisine yemin ettiği Allah’a andolsun ki: İçlerinden birinin Uhud (dağı) kadar altını olsa da onu infak etse, kadere iman etmedikçe Allah bunu kabul etmez.“ Abdullah b. Ömer sonra da şöyle dedi: ”Babam Ömer b. el-Hattab bana nakletti ve dedi ki: Bir gün Resulullah’ın yanında bulunuyorduk. Birden yanımızda bembeyaz elbiseli, simsiyah saçlı, üzerinde hiç yolculuk eseri görülmeyen ve içimizden hiçbirinin tanımadığı bir adam zuhur etti ve peygamberin yanına oturdu; iki dizini onun iki dizine dayadı ve iki avucunu da kendi dizleri üzerine koydu ve Ya Muhammed bana islamdan haber ver, dedi. Resulullah: ”İslam Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekatı vermen, Ramazan orucu tutman, eğer gücün yeterse Beyt’i (Kabe) haccetmendir” buyurdu. Yabancı: Doğru söyledin dedi. Ömer dedi ki: Ona hayret ediyorduk. Hem soruyor, hem de Resulullah’ı tasdik ediyordu. Adam şöyle dedi: Bana imandan haber ver. Resulullah “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman etmendir. Keza kadere hayır ve şerrine de iman etmendir” buyurdu. Adam: Doğru söyledin. Bana ihsan’dan haber ver dedi. Resulullah: “Allah’ı sanki O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmesen bile O seni muhakkak görür.” buyurdu. Adam: Bana saatten (Kıyamet vaktinden) haber ver dedi. Resulullah “Bu hususta sorulan, sorandan daha bilgili değildir” buyurdu. Adam: Bana kıyametin alametinden haber ver, dedi. Resulullah ”Cariyenin sahibesini doğurması; yalın ayak, çıplak ve fakir olan davar çobanlarının bina yapmakta yarış etmelerini görmendir” buyurdu. Ömer dedi ki: Sonra (yabancı adam) gitti; uzunca bir vakit eğlendim. Sonra Resulullah bana şöyle buyurdu: Ya Ömer (bunları) soranın kim olduğunu biliyormusun? Ben: Allah ve Resulü daha iyi bilir, dedim. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Bu Cibril idi. Size dininizi öğretmek için geldi.” (Müslim)
*** Bana soruluyor: Allah kullarını özgür yaşayacakları tarzda yaratamaz mı? diye.
Cevap: Yaratamaz. Neden? Bu soru şunun gibidir, Allah başka bir ilah yaratamaz mı? Evet yaratamaz. Neden? Çünkü ilah demek, hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, eşi benzeri olmayan ve ezeli olandır. Başkasının yaratması ile ilah olmaz. Çünkü o zaman kendisini yaratan ondan daha kudretli olmuş olur ve kendisi ise kendini yaratana göre aciz olur. Acizlik ise ilah için olmayacak bir şeydir. Demek ki Allah mümkünata kadirdir. Böyle olmayacak şeyler ortaya sürüp de bunu yaratamaz mı? gibi bir soru kendi içinde çelişkilidir. Soruya ilk bakışta sanki, “Allah’ın her şeye gücü yeterse niye bunu yapmış olmasın?” şeklinde saf bir soru gibi görünüyor. Hatta soruyu soran bir de Allah’ı yücelttiğini dahi söyleyebilmektedir. Lakin dikkatle incelendiğinde böyle bir şey olamaz.
Örnek: Ben topa vurdum, top gidip kovayı devirdi. Şimdi bakalım, zahiren konuşursak: Kovanın devrilmesi için kendisine bir etki edenin olması lazımdı, o da toptu. Top ona çarpmayacak olsa, o devrilmeyecekti. Lakin topun da kovaya gitmesi için bir sebebi olmalıydı, bu da ayağımla topa vurmamdı. Peki ama benim topa yaptığım hareket nereden meydana geldi? Dersen ki; kas, kemik, kan. Ben de derim ki; o kan vücutta nasıl dolaşıyor? Dersin ki kalp. Lafın kısası iyice düşünürsek et, kemik, kan bunlar nedir? Bu hareket nasıl oluyor? Yani topa vurma eylemini Allah’tan bağımsız olarak kan, kas, et mi yapıyor? Böyle şey olmaz. On kilo et, kemik karıştır, koy bir yere bakalım; on metre ileri gidebilecek mi? O halde bu hareketin oluşması için bir etkiye, sebebe ihtiyaç var. işte bu da Kur’an’da defalarca zikredildiği üzere hareketlerimizi yaratan, yoktan vareden Allah’tır. Çünkü hareketlerimiz zaman içinde oluyor. Durumumuz değişiyor. Yürüyor, zıplıyor ve oturuyoruz; bunlar hep değişiyor. Değişen, bozulan her şey sonradan meydana gelir. Sonradan meydana gelen her şeyin yapanı, etki edeni vardır. O halde onları yaratan Allah’tır. Bunlar sabit olunca soruya dönelim. Allah kullarını özgür yaşayacakları bir tarzda yaratamaz mı?
Bir kere böyle bir şey olması için kulların hareketlerini kendileri yaratmaları lazım; yok eğer dersen ki ”Hayır böyle şey olur mu? Fiillerimizi Allah yaratır, biz cüz’i irademizle seçeriz.” O zaman cüz’i iradeyi kulların yaratması lazımdır. Halbuki siz bunu kabul etmiyorsunuz (hal) deyip geçiştiriyorsunuz. Kısacası bu söylediğinizin olması için Allah size hiç karışmadan fiillerinizi, cüz’i iradenizi sizin kendinizin yaratması lazımdır. Bu ise Allah’tan başka yaratıcılar kabul etmeyi gerektirir ki, direk olarak Allah’a ortak koşmak olup kafirlik olur. O halde sizin bu dediğiniz şekilde olması için böyle bir Allah’a ortak koşma gerektiğine göre ve böyle bir şey de kabul edilemeyeceğine göre, demek ki böyle bir şey imkansızdır. Dolayısıyla Allah böyle bir şey yaratamaz. Domino taşlarını dizdiğinde birine vursan hepsi devriliyor. Orta sırada bir taş ele alalım, ona vurulduğu için devrildi, ona vurana da başkası vurdu. Gide gide en baştaki taşa geldik. Ona da elimiz vurdu. Fiillerimizi de Allah yaratır. Bunu zaten Maturidiler de kabul eder.
*** Bize karşı (cebr görüşü) ileri sürülmek istenen ayetler için Razi’nin, Tefsiri Kebir diye tanınan tefsirinde detaylı bilgiler vardır. Bu tefsirde kader konusu çokça işlenir, özellikle En’am suresinin tefsirinde.
*** Eş’ari ve Maturidi Mezheplerinin Farkları
--- Cüz’i irade: Eş’ariyye’ye göre Allah yaratmıştır. Maturidiyye’ye göre Allah yaratmamıştır.
--- Husun ve kubuh (Bir şeyin iyi ve kötü oluşu): Eş’ariyye’ye göre akıl ile bilinemez, Allah’ın emir ve yasakları ile bilinebilir. Maturidiyye’ye göre ise akıl ile bilebiliriz.
--- Kesb: Eş’ariyye’ye göre yaratan Allah’tır. Maturidiyye’ye göre kulun kudreti ve tesiriyledir.
--- Ma’rifet (Allah’ı bilmek): Eş’ariyye’ye göre şer’an vaciptir. Maturidiyye’ye göre ise aklen vaciptir.
--- Nübüvvet: Eş’ariyye’ye göre peygamber olmak için erkek olmak şart değildir. Maturidiyye’ye göre ise erkek olmak şarttır.
--- Kula gücü yetmeyeceği şeyleri teklif etmek Eş’ariyye’ye göre caizdir. Maturidiyye’ye göre caiz değildir.
--- Sebep ve hikmet: Eş’ariyye’ye göre Allah’ın fiilleri için bir sebep aranmaz ve bir hikmete bağlanamaz. Çünkü Allah yaptıklarından sorumlu değildir. Maturidiyye’ye göre ise Allah’ın fiilleri bir hikmete bağlıdır ve bir sebebe bağlanmaktadır. Çünkü Allah abesten münezzehtir.
--- Kur’an: Eş’ariyye’ye göre Kur’an’ın bazı sureleri bazılarından daha faziletlidir. Maturidiyye’ye göre Kur’an’ın bütün sureleri fazilet bakımından birbirine eşittir.
--- İbadetler: Eş’ariyye’ye göre müslüman olmayanlar da ibadet etmekle yükümlüdürler, etmeyenler ceza göreceklerdir. Maturidiyye’ye göre ise yükümlü değildirler ve etmedikleri için de ayrıca ceza görmeyeceklerdir.
--- Dinden dönme: Eş’ariyye’ye göre müslüman iken din değiştiren (dinden çıkan) kimse yeniden iman edip müslüman olursa, eski iyilik ve kötülükleri de geri dönmüş olur. Maturidiyye’ye göre ise geri dönmez.
--- İmanın artıp artmaması: Eş’ariyye’ye göre müminin imanı artar-eksilir. Maturidiyye’ye göre ise müminin imanı ne artar ne eksilir.
--- Eş’ariyye’ye göre iman mahluktur. Maturidiyye’ye göre ise mahluk değildir.
--- Eş’ariyye’de Tekvin (Varetme, yaratma) itibari bir sıfattır. Ezeli olan kudret sıfatının hadis olan ikinci taallukudur. Maturidiyye’ye göre Tekvin, irade gibi hakiki bir sıfattır ve ezelidir.
--- Eş’ariyye’de maduma (mevcut olmayan) ezelde ilahi hitap taalluk eder. Maturidiyye de etmez.
--- Eş’ariyye’de iman ile İslam ayrı ayrı şeylerdir. Maturidiyye de aynı şeylerdir.
--- Eş’ariyye’de said şaki, şaki de said olamaz. Maturidiyye de olabilir.
--- Eş’ariyye’de Allah’ın vaidinden (tehdit) dönmesi caizdir. Maturidiyye de caiz değildir.
--- Maturidiyye’de şirk içinde ölen birini Allah’ın affetmesi caiz değilken, Eş’ariyye de caizdir.
--- Maturidiyye’de kafirin cennete girmesi ve müslümanın ebediyen cehennemde kalması caiz değilken, Eş’ariyye de caizdir.
*** Leukippos demiş ki: ”Hiçbir şey hiçten çıkmaz. Her şey bir nedenden ve bir zorunluktan doğar”
*** Kitap: Batı Felsefesi Tarihi Yazar: Bertrand Russell
--- Sayfa 241: Empeirikos demiş ki: “Tanrı’nın varlığını kesinlikle ileri sürenler, dine saygısızlık etmekten kendilerini alamazlar. Çünkü eğer Tanrı’nın her şeyi denetlediğini söylerlerse, Tanrı’yı kötü işlerin yaratıcısı durumuna getirirler. Öbür yandan eğer Tanrı’nın yalnızca bazı işleri denetlediğini ya da hiçbir işi denetlemediğini ileri sürerlerse, Tanrı’yı savsaklayıcı ya da yeteneksiz yapmaya zorlanırlar. Bunun da küfür olduğu açıktır.”
--- Sayfa 250: Tanrılara gelince, Epikuros onların varlığına sıkı sıkıya inanır. Çünkü Tanrılar düşün’ünün yaygın varlığını başka türlü anlatamaz. Fakat Tanrıların, kendilerini insan dünyasının işleriyle sıkıntıya sokmadıkları kanısındadır. Onlar, Epikuros’un ilkelerini izleyen ve kamu yaşantısından kaçınan akılcı zevkçilerdir. Yönetim işleri, eksiksiz mutluluk ve huzurla dolu yaşantılarında hiçbir çekicilik duymadıkları gereksiz bir zahmettir, onlar için.
*** “Müzeyne veya Cüheyne kabilesinden bir adam sordu: “Ey Allah’ın Resulü, hangi işi yapıyoruz, olup bitmiş (levh-i mahfuza kaydı geçmiş) bir işi mi yoksa (henüz levh-i mahfuza geçmemiş) şu anda yeni başlanacak olan bir işi mi? Resulullah: “Olup biten işi” dedi. Adam - veya cemaatten biri - yine sordu: “Öyleyse niye çalışılsın ki?” Hz. Peygamber şu açıklamada bulundu: ”Cennet ehli olanlara cennetliklerin ameli müyesser (kolaylaştırmak) kılınır, ateş ehli olanlara da cehennemliklerin ameli müyesser kılınır” (Ebu Davud)
*** Her şey Allah’ın dilemesiyle mi olur? “Evet” derlerse, de ki: “Zina edenler var, bu da mı Allah’ın dilemesiyle oldu?”, “Hayır” derlerse, de ki: “Hani her şey Allah’ın dilemesiyle oluyordu ya…”
*** Özgürlüğü savunan biriyle konuşurken, ona deyin ki: ”Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz” bu ifadeye inanıyor musun?”, “Evet“ derse, de ki: “İnanmadığını ispatlayayım mı?”, “İspatla” derse, de ki: “Allah’a sövenler var, değil mi?”, “Evet” der, de ki: “Bu da olan bir şey, değil mi?”, “Evet” der, de ki: “Peki, bu da mı Allah’ın dilemesiyle oldu?”, genelde “Hayır” derler, de ki: “Hani Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmazdı?”
Cevap: Aslında Allah, kendine sövdürtüyor. Ve Allah’ın istemesinin nedeni yoktur. Allah’ın bunu istemesi azametini arttırmaz ya da eksiltmez.
*** İstitaat (İnsan gücü, kudreti, güç yeterliği)
Eş’ari’de insan gücü, istitaat fiil ile beraberdir. Yani fiil mevcut değil iken, insan gücü de yoktur. Halbuki insanlar istitaat yok iken mükellef olduklarından “Teklif-i mala yutak” caiz olmuş olur. Mutezile insanın gücü fiilden önce, Maturidi ve Eş’ari fiille beraberdir, derler. Mutezile kulun kudretinin sona ermeyeceğini savunuyor. Maturidi ve Eş’ari ise kulun kudretinin sona ereceğini savunuyor. Bunun için Maturidilik kulun kudreti fiille beraberdir diyor. Zira bunu demeyip, “Fiilden önce” deseydi, o zaman fiilden önce kulda olan kudret sona erecek ve o zaman fiil nasıl olacaktı? O bakımdan Maturidi “Kulun kudreti fiille beraberdir” demek durumunda kaldı. Lakin yukarıda zikrettiğimiz gibi, yani fiil mevcut değil iken, insan gücü olmayınca ve insanlar istitaat yok iken de mükellef olduklarından, “Teklif-i mala yutak” olacakken, Maturidiler bunu kabul etmemiştir.
*** İsnad prensibi ile alakalı daha evvel detaylı bilgi verdik. Aşağıda vereceğim ayetleri, sırayla okuyun ve işlerin bazen Allah’a, bazen kullara isnad edildiğini göreceksiniz. Bu konu çok ince olup, en az bilinen hususlardandır. Çoğu kişi bu mevzuyu bilmediği için kaderi inkar eder.
_ Namaz: Bakara 3, Tevbe 5, İbrahim 40, Nur 56
_ Kur’an: Nisa 82, En’am 25, 157, Yusuf 2, İsra 45, 46,106,107, Kehf 57, Furkan 73, Lokman 7, Sad 8, Zümer 27, 28, Fussilet 44, Zuhruf 3, Muhammed 24, Kamer 22, Kalem 51,52, Abese 11, 12, Mutaffifin 13,14
_ İlim: Ankebut 43, Rum 59, Fatır 28, Mücadele 11
_ Sabır: Nahl 127, Lokman 17, Saffat 102, Zümer 10, Fussilet 35, İnsan 12
_ Şeytan’ın azdırması: Araf 16, Kehf 50, Hacc 4, Ankebut 38, Neml 4, Sebe 20, 21, Yasin 62, Zuhruf 36, 37, 62, Mücadele 10, Hicr 39, Bakara 36, Kasas 63, Nahl 99,100,
_ Musibet, şer ve iyilik dokunması: Nisa 78, 79, Yunus 106, Kasas 47, Rum 36, Fussilet 51, Teğabün 11, Tevbe 51
_ İman, küfür, saptırma, mühürleme: Bakara 6,7, 21 , Araf 100, 158, 178,179, 186, En’am 107,109,110,111,148, Tevbe 55, 85, Yunus 100, Yusuf 101, İbrahim 35, Kehf 29, Taha 79, 85, Mülk 2, Zariyat 56, Nahl 93, Kasas 56, 64,68, Zümer 36,37, 41, Hacc 16, Tin 7, Muhammed 24
_ Cihad: Bakara 190,191, Al-i İmran 140, 165, Tevbe 5, 46,52, Ankebut 69
_ Tevbe etmek: Tevbe 117,118, Hud 3, Furkan 70, 71
_ Öğüt alma: Fatır 37, Saffat 12,13, Abese 11,12, Müddesir 54,55,56,
_ Dileme: Hacc 14, Nur 45, Tur 35, Zümer 62, Buruc 16, Tekvir 27,28,29, İnsan 29,30
_ Gezmek: Tevbe 2, Neml 69, Yunus 22
_ Gülmek: Necm 43, 60, Tevbe 82
_ Çıkarmak: Tevbe 40, Enfal 5

*** Said Nursi (Eserler küçük boy, Yeni Asya Neşriyat 1998 basım)
Said Nursi üzerinde araştırma yapmamın nedeni şudur: Çok insan tarafından yüzyılın alimi olarak vasıflanıyor. Bu insan böyle hatalar yapıyorsa, diğerleri buna kıyas edilmelidir. Yani Said Nursi’yi burada, Maturidiyye binlerce yazarın son yüzyıldaki temsilcisi olarak seçtim. Said Nursi olması itibariyle, daha etkili olur düşüncesiyle öyle yaptım. Aslında Elmalılı Hamdi Yazır da, Konyalı Mehmet Vehbi de kaderi inkar eder. “Risale-i Nur” kitaplarından örnekler vereceğim. Fakat hepsini yazmak uzun olacağından, sayfa numarasını verip, birkaç kelime yazıp … ekleyeceğim. Okuyucu o sayfayı bütünüyle okumalıdır.
Hazırlayan: Ahmet Berk LİNKİ GÖREBİLMEK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAP VEYA ÜYE OL! Said Nursi’nin yazılarını bu bilgisayar programından okuyup çıkardım. Siz de buradan takip edebilirsiniz. Yani dört kitabı: Sözler, Mektubat ,Lem’alar ve Şualar adlı kitapları 1998 basım Yeni Asya Neşriyat’tan okudum. Yazıların ilk kısmındaki rakamlar o kitapların sayfa numaralarıdır. İkinci kısım ise bilgisayar programındaki sayfa numaralarıdır.


*** SÖZLER


Kitaptaki sayfası: 138 -139 _ Bilgisayar programındaki yeri: 13.söz, s: 59;
Esselâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühû ebeden dâima
Ey hapis arkadaşlarım ve din kardeşlerim,
Size hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikati beyan etmek, kalbime ihtar edildi. O da şudur:
Meselâ, birisi, birinin kardeşini veya bir akrabasını öldürmüş. Bir dakika intikam lezzetiyle bir katl, milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azabını çektirir. Ve maktulün akrabası dahi intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle, hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku, hem hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var. O da, Kur'ân'ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve teşvik ettikleri olan barışmak ve musalâha etmektir.
Evet, hakikat ve maslahat sulhtur. Çünkü ecel birdir, değişmez. O maktul, herhalde ecel geldiğinden daha ziyade kalmayacaktı. O kàtil ise, o kaza-i İlâhiyeye vasıta olmuş. Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da daima korku ve intikam azabını çekerler. Onun içindir ki, "üç günden fazla bir mü'min diğer bir mü'mine küsmemek" İslâmiyet emrediyor. Eğer o katl bir adavetten ve bir kinli garazdan gelmemişse ve bir münafık o fitneye vesile olmuşsa, çabuk barışmak elzemdir. Yoksa, o cüz'î musibet büyük olur, devam eder. Eğer barışsalar ve öldüren tevbe etse ve maktule her vakit dua etse, o halde her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeşleri kazanır, kaza ve kader-i İlâhîye teslim olup düşmanını affeder. Ve bilhassa madem Risale-i Nur dersini dinlemişler; elbette mabeynlerinde bulunan bütün küsmekleri bırakmaya hem maslahat ve istirahat-i şahsiye ve umumiye, hem Nur dairesindeki uhuvvet iktiza ediyor. Nasıl ki Denizli hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar, Nurlar dersiyle birbirlerine kardeş oldular. Ve bizim beraatimize bir sebep olup, hattâ dinsizlere, serserilere de o mahpuslar hakkında "Maşaallah, bârekâllah" dedirttiler ve o mahpuslar tam teneffüs ettiler.
Ben burada gördüm ki, birtek adamın yüzünden yüz adam sıkıntı çekip beraber teneffüse çıkmıyorlar. Onlara zulüm olur. Mert ve vicdanlı bir mü'min, küçük ve cüz'î bir hata veya menfaatle yüzer zararı ehl-i imana vermez. Eğer hata etse, verse, çabuk tevbe etmek lâzımdır.
_Yorum: Katilin kadere vasıta olduğu bildiriliyor.


219 - 500: _ 30. söz, s: 245;

İşte, felsefenin şu esâsât-ı fâsidesinden ve netâic-i vahîmesindendir ki, İslâm hükemasından İbn-i Sina ve Farabî gibi dâhiler, şâşaa-i suriyesine meftun olup, o mesleğe aldanıp o mesleğe girdiklerinden, âdi bir mü'min derecesini ancak kazanabilmişler. Hattâ, İmam-i Gazalî gibi bir Hüccetü'l-İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş. Hem mütekellimînin mütebahhirîn ulemasından olan Mutezile imamları, ziynet-i surîsine meftun olup o mesleğe ciddî temas ederek aklı hâkim ittihaz ettiklerinden, ancak fâsık, mübtedi' bir mü'min derecesine çıkabilmişler. Hem üdeba-yı İslâmiyenin meşhurlarından, bedbinlikle maruf Ebu'l-Alâ-i Maarrî ve yetimâne ağlayışıyla mevsuf Ömer Hayyam gibilerin, o mesleğin nefs-i emmâreyi okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl-i hakikat ve kemalden bir sille-i tahkir ve tekfir yiyip "Edepsizlik ediyorsunuz, zındıkaya giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz" diye zecirkârâne tedip tokatlarını almışlar.

33.söz, s: 316;
Tevhidin bir burhan-ı nâtıkı olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, risalet ve velâyet cenahlarıyla, yani kendinden evvel bütün enbiyanın tevatürle icmâlarını ve ondan sonraki bütün evliyanın ve asfiyanın icmâkârâne tevatürlerini tazammun eden bir kuvvetle, bütün hayatında bütün kuvvetiyle vahdaniyeti gösterip ilân etmiş ve âlem-i İslâmiyet gibi geniş, parlak, nuranî bir pencereyi marifetullaha açmıştır. İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Rabbânî, Muhyiddin-i Arabî, Abdülkadir-i Geylânî gibi milyonlar muhakkıkîn-i asfiya ve sıddıkîn o pencereden bakıyorlar, başkalarına da gösteriyorlar.

_Yorum: Gazali övülüyor. Ona “Hüccetü’l - İslam” diyor. Ama Said Nursi, Gazali’nin savunduğu cebr görüşünü sapıklık olarak vasıflıyor.


262: Tevfik…
(Hidayetin Allah’tan olduğu bildiriliyor.)

690: İzn-i İlahi…
(İmanın mahluk olduğu anlatılıyor.)

430 - 431: Beşincisi… _ bilgisayar programındaki yeri 26 söz , s:206 ;

BEŞİNCİSİ: Kader, sebeple müsebbebe bir taallûku var. Yani, "Şu müsebbep, şu sebeple vukua gelecek." Öyleyse, denilmesin ki, "Madem filân adamın ölmesi, filân vakitte mukadderdir. Cüz-ü ihtiyariyle tüfek atan adamın ne kabahati var? Atmasaydı yine ölecekti."
Sual: Niçin denilmesin?
Elcevap: Çünkü, kader onun ölmesini onun tüfeğiyle tayin etmiştir. Eğer onun tüfek atmamasını farz etsen, o vakit kaderin adem-i taallûkunu farz ediyorsun. O vakit ölmesini neyle hükmedeceksin? Yalnız, Cebrî gibi sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen; veyahut Mutezile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl-i Sünnet ve Cemaati bırakıp fırka-i dâlleye girersin.
Öyleyse, biz ehl-i hak deriz ki: "Tüfek atmasaydı, ölmesi bizce meçhul." Cebrî der: "Atmasaydı yine ölecekti." Mutezile der: "Atmasaydı ölmeyecekti."
ebeple müsebbebe bir taallûku var. Yani, "Şu müsebbep, şu sebeple vukua gelecek." Öyleyse, denilmesin ki, "Madem filân adamın ölmesi, filân vakitte mukadderdir. Cüz-ü ihtiyariyle tüfek atan adamın ne kabahati var? Atmasaydı yine ölecekti."
Sual: Niçin denilmesin?
Elcevap: Çünkü, kader onun ölmesini onun tüfeğiyle tayin etmiştir. Eğer onun tüfek atmamasını farz etsen, o vakit kaderin adem-i taallûkunu farz ediyorsun. O vakit ölmesini neyle hükmedeceksin? Yalnız, Cebrî gibi sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen; veyahut Mutezile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl-i Sünnet ve Cemaati bırakıp fırka-i dâlleye girersin.
Öyleyse, biz ehl-i hak deriz ki: "Tüfek atmasaydı, ölmesi bizce meçhul." Cebrî der: "Atmasaydı yine ölecekti." Mutezile der: "Atmasaydı ölmeyecekti."
_Yorum: Burada cebr görüşünü sapıklık olarak vasıflamaktadır. Ve dikkat edilirse Ehli Sünnet’i, cebr görüşünün dışında tutuyor. Yine “Tüfek atmasaydı ölmesi bizce meçhul” diyor. Halbuki Kur’an’da ecelin bir olup, ileri-geri gitmeyeceği bildirilmiştir.


*** MEKTUBAT

32: Resul-i Ekrem o hükmü kadere… _ 8. mektup, s:358;

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın hizmetkârı veya "Oğlum" hitabına mazhar olan Zeyd (r.a.), rivayet-i sahiha ile itirafına binaen, izzetli zevcesini kendine mânen küfüv bulmadığı için tatlik etmiş. Yani, Hazret-i Zeyneb, başka yüksek bir ahlâkta yaratılmış ve bir peygambere zevce olacak fıtratta olduğunu, Zeyd ferâsetle hissetmiş. Ve kendisini ona zevc olacak fıtratta kendine küfüv bulmadığından, mânevî imtizaçsızlığa sebebiyet verdiği için tatlik etmiştir. Allah'ın emriyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm almış. Yani, “Biz onu sana nikahladık” nın işaretiyle, o nikâh bir akd-i semâvî olduğuna delâletiyle, harikulâde ve örf ve muâmelât-ı zâhiriye fevkinde, sırf kaderin hükmüyledir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o hükm-ü kadere inkıyad göstermiştir ve mecbur olmuştur; nefis arzusuyla değildir.


55: Eğer denilse… _ 15.mektup, s: 369;

Eğer denilse: "Hazret-i Ömer'in (r.a.) minber üstünde, bir aylık mesafede bulunan Sâriye namındaki bir kumandanına, "Yâ Sâriye, el-cebel, el-cebel!" deyip, Sâriye'ye işittirip, sevkülceyş noktasından zaferine sebebiyet veren kerâmetkârâne kumandası ne derece keskin nazarlı olduğunu gösterdiği halde, neden yanındaki katili Firuz'u o keskin nazar-ı velâyetiyle görmedi?"
Elcevap: Hazret-i Yâkup Aleyhisselâmın verdiği cevapla cevap veririz. Yani, Hazret-i Yâkuptan sorulmuş ki, "Niçin Mısır'dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de, yakınında bulunan Kenan kuyusundaki Yusuf'u görmedin?" Cevaben demiş ki:
"Bizim halimiz şimşekler gibidir; bazan görünür, bazan saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevkide oturup her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz."
Elhasıl, insan her ne kadar fâil-i muhtar ise de, fakat “Allah dilemedikçe siz hiçbirşey isteyemezsiniz” (İnsan 30) sırrınca, meşiet-i İlâhiye asıldır, kader hâkimdir. Meşiet-i İlâhiye, meşiet-i insaniyeyi geri verir, “kader gelince göz kör olur” hükmünü icra eder. Kader söylese, iktidar-ı beşer konuşmaz, ihtiyar-ı cüz'î susar.
_Yorum: Burada ise açıkça özgürlüğün olmadığı ifade ediliyor.


75: Çok dostlarla… _ 16.mektup, s:380;

Çok dostlarla beraber, bana nezaret eden bir kumandan, mükerreren sual ettiler: "Neden vesika için müracaat etmiyorsun, istida vermiyorsun?"
Elcevap: Beş altı sebep için müracaat etmiyorum ve edemiyorum:
Birincisi: Ben ehl-i dünyanın dünyasına karışmadım ki, onların mahkûmu olayım, onlara müracaat edeyim. Ben kader-i İlâhînin mahkûmuyum ve ona karşı kusurum var; ona müracaat ediyorum.
406: Ben de derim… _ 16. Mektup s: 379;

BEŞİNCİ MESELE: Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem “Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez” (Bakara 286) sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.

Yorum: “Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazla yük yüklemez.” (Bakara 286) ayetinin zahirini alıp “Teklif-i mala yutak yoktur” demiştir. Oysa bu ayetin te’vili icap eder. “Teklif-i mala yutak” caizdir. Zira cebr olunca “Teklif-i mala yutak” var demektir.



199 - 270 - 438: Gazali övülüyor.




219: Allah birdir… _ 20. mektup, s: 449;
Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temellük edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Herşeyin anahtarı Onun yanında, herşeyin dizgini Onun elindedir. Herşey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.


257: Hasedin çaresi… _ 22. mektup, s: 471;

Hasedin çaresi: Hâsid adam, haset ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet, fânidir, muvakkattir. Faydası az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise, zaten onlarda haset olamaz. Eğer onlarda dahi haset yapsa, ya kendisi riyakârdır; âhiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyahut mahsûdu riyakâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.
Hem ona gelen musibetlerden memnun ve nimetlerden mahzun olup, kader ve rahmet-i İlâhiyeye, onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Âdetâ kaderi tenkit ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır.

zxzx
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye
Mesajlar: 53
Kayıt: 01 Ara 2008 [ 16:25 ]

Re: yazdığım kitap

Mesaj gönderen zxzx » 27 Kas 2016 [ 18:16 ]


317: Ve saniyen… _ 26. mektup, s: 503;
Ve saniyen: Usulüddin imamları ve ulema-i ilm-i kelâmın akaide dair ve vücud-u Vâcibü'l-Vücud ve tevhid-i İlâhîye dair beyanatları Muhyiddin-i Arabî'nin nazarında kâfi gelmediği için, ilm-i kelâmın imamlarından Fahreddin Râzî'ye öyle demiş.
_Yorum: Razi kelam alimi olarak vasıflanıyor. Bilindiği gibi kader, kelamın en önemli konularındandır. Ve Razi’nin, Tefsir-i Kebir’i baştan başa cebri savunur.


333: Beşincisi… _ 2. mektup, s:351;

Beşincisi: Bir iki senedir çok emâreler ve tecrübelerle kat'î kanaatim oldu ki, halkların malını, hususan zenginlerin ve memurların hediyelerini almaya mezun değilim. Bazıları bana dokunuyor; belki dokunduruluyor, yedirilmiyor, bazan bana zararlı bir surete çevriliyor. Demek gayrın malını almamaya mânen bir emirdir ve almaktan bir nehiydir.

_Yorum: Kim yedirmiyor?



13. mektup, s: 367;
İKİNCİ SUALİNİZ: Neden vesika almak için müracaat etmiyorsun?
Elcevap: Şu meselede ben kaderin mahkûmuyum, ehl-i dünyanın mahkûmu değilim. Kadere müracaat ediyorum. Ne vakit izin verirse, rızkımı buradan ne vakit keserse, o vakit giderim. Şu mânânın hakikati şudur ki:
Başa gelen her işte iki sebep var: biri zâhirî, diğeri hakikî. Ehl-i dünya zâhirî bir sebep oldu, beni buraya getirdi. Kader-i İlâhî ise, sebeb-i hakikîdir; beni bu inzivâya mahkûm etti. Sebeb-i zâhîrî zulmetti, sebeb-i hakikî ise adalet etti. Zâhirîsi şöyle düşündü: "Şu adam ziyadesiyle ilme ve dine hizmet eder; belki dünyamıza karışır" ihtimaliyle beni nefyedip üç cihetle katmerli bir zulüm etti. Kader-i İlâhî ise, benim için gördü ki, hakkıyla ve ihlâsla ilme ve dine hizmet edemiyorum; beni bu nefye mahkûm etti. Onların bu katmerli zulmünü muzaaf bir rahmete çevirdi.
Madem ki nefyimde kader hâkimdir ve o kader âdildir; ona müracaat ederim. Zâhîrî sebep ise, zaten bahane nev'inden birşeyleri var. Demek onlara müracaat mânâsızdır. Eğer onların elinde bir hak veya kuvvetli bir esbab bulunsaydı, o vakit onlara karşı da müracaat olunurdu.


353: İbn Arabi burada ve çok yerde evliya olarak anlatılıyor. İbn Arabi’nin “Fusus-u Hikem” adlı kitabı, küfür lafızlarıyla doludur. Kaderi inkar eder ve daha pek çok din dışı görüşleri vardır.



355 - 356: Dördüncü nükte…

(Cebr düşüncesi anlatılır.)


374: Beşinci nükte… _ 28. mektup s: 531;
BEŞİNCİ NÜKTE
Sual ediyorsunuz ki: "Zaman-ı fetrette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ecdadı bir din ile mütedeyyin miydiler?"
Elcevap: Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmın, bilâhare gaflet ve mânevî zulümat perdeleri altında kalan ve hususî bazı insanlarda cereyan eden bakiye-i dini ile mütedeyyin olduğuna rivâyat vardır. Elbette Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmdan gelen ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı netice veren bir silsile-i nuraniyeyi teşkil eden efrad, elbette din-i hak nurundan lâkayt kalmamışlar ve zulümat-ı küfre mağlûp olmamışlar. Fakat zaman-ı fetrette, “Peygamber göndermedikçe Biz kimseye azap edici değiliz” (İsra 15) sırrıyla, ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bil'ittifak, teferruattaki hatîatlarından muahazeleri yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eş'arîce, küfre de girse, usul-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünkü teklif-i İlâhî irsal ile olur ve irsal dahi ıttıla ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-yı sâlifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevap görür; etmezse azap görmez. Çünkü mahfî kaldığı için hüccet olamaz.

Yorum: İmam Eş’ari demekle demek ki Eş’ari mezhebini kendisi batıl saymamaktadır. Ne var ki, Sözler’deki kader risalesinde cebr görüşünü sapıklık olarak vasıflamıştı. Eş’arilik’te cebri savunur.


375: Yedinci nükte _ 28. mektup s: 532;

YEDİNCİ NÜKTE
Diyorsunuz ki: "Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın peder ve valideleri ve ceddi Abdülmuttalib'in imanları hakkında akvâ ve esahh olan haber hangisidir?"
Elcevap: Yeni Said on senedir yanında başka kitapları bulundurmuyor, "Bana Kur'ân yeter" diyor. Böyle teferruat mesâilinde, bütün kütüb-ü ehâdisi tetkik edip en akvâsını yazmaya vaktim müsaade etmiyor. Yalnız bu kadar derim ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın peder ve valideleri ehl-i necattır ve ehl-i Cennettir ve ehl-i imandır. Cenâb-ı Hak, Habib-i Ekreminin mübarek kalbini ve o kalbin taşıdığı ferzendâne şefkatini elbette rencide etmez.
Eğer denilse: "Madem öyledir; neden onlar Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma imana muvaffak olamadılar? Neden bi'setine yetişemediler?"
Elcevap: Cenâb-ı Hak, Habib-i Ekreminin peder ve validesini, kendi keremiyle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ferzendâne hissini memnun etmek için, valideynini minnet altında bulundurmuyor. Valideynlik mertebesinden mânevî evlât mertebesine getirmemek için, hâlis kendi minnet-i rububiyeti altına alıp onları mes'ut etmek ve Habib-i Ekremini de memnun etmekliği rahmeti iktiza etmiş ki, valideynini ve ceddini, ona zâhirî ümmet etmemiş. Fakat ümmetin meziyetini, faziletini, saadetini onlara ihsan etmiştir. Evet, âli bir müşirin yüzbaşı rütbesinde olan pederi, huzuruna girmesi, birbirine zıt iki hissin taht-ı tesirinde bulunur. Padişah, o müşir olan yaver-i ekremine merhameten, pederini onun maiyetine vermiyor.
Yorum: Said Nursi, Resul-i Ekrem’in ana-babasının Ehli Cennet olup, imanlı olduklarını söylüyor. Halbuki Razi, Tefsir-i Kebir’inde Resul-i Ekrem’in babasının kafir olduğunu ve bunun, Ehli Sünnet’in görüşü olduğunu bildiriyor. Delil ise Sahih-i Müslim’de geçen şu hadistir: “Adamın biri Resul-i Ekrem’e “Ya Resulullah, babam nerede?“ diye sordu. Resulullah buyurdu ki: “Cehennemde!” Bunun üzerine adam üzüntülü bir şekilde uzaklaşırken onu çağırdı ve dedi ki: “Babanda, babam da ateştedir.”
Annesi için ise şöyle bir hadis var: ”Resulullah sahabeleriyle bir gün, bir mezara uğradı. Ağladı ve yanındakileri de ağlattı. Dediler ki: “Niye ağladın?” Resulullah buyurdu ki: “Bu annemin mezarıdır. Onu ziyaret etmek istedim, izin verildi. Ona mağfiret dilemek için izin istedim, verilmedi.”


412: Yapacağınız iş… _ 29. mektup, s: 552;

Yapacağınız iş, ya hayatıma hâtime çekmekle veya hizmetimi bozmak suretiyle olur. Bu iki şeyden başka dünyada alâkam yok.
Hayatın başına gelen ecel ise, şuhud derecesinde kat'î iman etmişim ki, tagayyür etmiyor, mukadderdir. Madem böyledir; hak yolunda şehadetle ölsem, çekinmek değil, iştiyakla bekliyorum. Bahusus ben ihtiyar oldum; bir seneden fazla yaşamayı zor düşünüyorum. Zâhirî bir sene ömrü, şehadet vasıtasıyla kazanılan hadsiz bir ömr-ü bâkiye tebdil etmek, benim gibilerin en âli bir maksadı, bir gayesi olur.

Yorum: Ecelin zamanının değişmeyeceğini bildiriyor. Kader risalesinde ise “Tüfek atmasaydı ölmesi bizce meçhul” demişti.


432: _ 29. mektup, s: 564;

İşte bu hale giriftar olanlar, mizan-ı şeriatı elde tutmak ve usulüddin ulemasının düsturlarını kendine ölçü ittihaz etmek ve İmam-ı Gazâlî ve İmam-ı Rabbânî gibi muhakkıkîn-i evliyanın talimatlarını rehber etmek gerektir. Ve daima nefsini itham etmektir. Ve kusurdan, acz ve fakrdan başka nefsin eline vermemektir.

Yorum: Usulü’d-din uleması ve kelamcı olarak Gazali’yi gösterip, talimatlarını rehber edinmek gerektiğini söylüyor. Lakin kader konusunda değil rehber edinmek, tam cephe alıyor.


Not: LEM’ALAR ve ŞUALAR adlı kitaplarda işaret ettiğim sayfaların ilk iki kelimesini yazacağım. Sayfa bütünüyle okunmalıdır.

*** LEM’ALAR

Rızık:

317 İnsanların sana… _ 26. lem’a, s: 722;
"Ve bu hapiste yiyecek rızkın var; o rızkın seni buraya çağırdı. Ona karşı rıza ve teslimle mukabele lâzım.
_Yorum: Rızkını yiyeceğine göre sen mecburen hapise girdin demektir. Seni oraya atanlar da mecburen attılar.


337 İkinci nükte… _ 28. lem’a, s: 738;
İKİNCİ VECİH: İnsan rızka çok müptelâ olduğu için, rızka çalışmak bahanesi, ubudiyete mâni tevehhüm edip kendine bir özür bulmamak için, âyet-i kerime diyor ki:
"Siz ubudiyet için halk olunmuşsunuz. Netice-i hilkatiniz ubudiyettir. Rızka çalışmak, emr-i İlâhî noktasında bir nevi ubudiyettir. Benim mahlûkatım ve rızıklarını deruhte ettiğim nefisleriniz ve iyâliniz ve hayvânâtınızın rızkını tedarik etmek, adeta Bana ait rızık ve it'âmı ihzar etmek için yaratılmamışsınız. Çünkü Rezzak Benim. Sizin müteallikatınız olan ibâdımın rızkını Ben veriyorum. Siz bunu bahane edip ubudiyeti terk etmeyiniz."
Eğer bu mânâ olmazsa, Cenâb-ı Hakka rızık vermek ve it'âm etmek muhâliyeti bedihî ve malûm olduğundan, ilâm-ı malûm kabilinden olur. İlm-i belâgatte bir kaide-i mukarreredir ki, bir kelâmın mânâsı malûm ve bedihî ise, o mânâ murad değil, onun bir lâzımı, bir tâbii muraddır. Meselâ, sen birisine desen "Sen hafızsın," o malûmunu ilâm kabilinden olur. Demek maksud mânâsı budur ki, "Ben senin hafız olduğunu biliyorum." Bildiğimi bilmediği için ona bildiriyorum.
İşte, bu kaideye binaen, âyet, Cenâb-ı Hakka rızık vermeyi ve it'âm etmeyi nefyetmekten kinaye olan mânâ şudur:
"Bana ait olup ve rızıklarını taahhüt ettiğim mahlûkatıma rızık yetiştirmek için halk olunmamışsınız. Belki asıl vazifeniz ubudiyettir. Evâmirime göre rızka çabalamak da bir nevi ibadettir."



Kader getirdi:

356 Tarikat hevesiyle… _ 28. lem’a, s: 736;

İkinci hikâye: Bir vakit ihtiyar bir kadının sekiz oğlu varmış. Herbirisine mevcut sekiz ekmekten birer ekmek verdi, kendine kalmadı. Sonra, herbirisi ekmeğinin yarısını ona verdi. Onun ekmeği dört oldu; ötekiler yarıya indi.
Kardeşlerim, ben de kırkınızın herbirinin musîbet hissesinin mânevî eleminin yarısını kendimde hissediyorum. Kendi şahsıma âit elemi, aldırmıyorum. Bir gün fazla muztar bulundum, "acaba hatamın cezâsı mıdır çekiyorum" diye geçmiş hâleti tetkik ettim. Gördüm ki, bu musîbeti kaynatmaya ve tahrik etmeye hiçbir cihette müdahalem olmadığını ve bilâkis kaçmak için mümkün tedbirleri istimâl ediyordum. Demek, bu bir kazâ-yı İlâhîdir. Ve bil-iltizam bir seneden beri müfsidlerin tarafından aleyhimize ihzâr ediliyordu. Kaçınmak kàbil değildi. Alâküllihâl başımıza geçirecek idiler. Cenâb-ı Hakka yüz bin şükür ki, musîbeti yüzden bire indirdi.
İşte bu hakîkata binaen "Senin yüzünden bu belâyı çektik" diye minnet etmeyiniz. Belki beni helâl ediniz. Ve bana dua ediniz. Hem birbirinizi tenkid etmeyiniz. Demeyiniz ki: "Sen böyle yapmasaydın, böyle olmayacaktı." Meselâ, bir kardeşimiz iki üç imza sahibini söylemesiyle, müfsidlerin pek çok zâtları belâya atmak için düşündükleri plânı küçültüp, çoklarını kurtarmış. Değil zarar, belki büyük menfaat olmuş. Çok mâsumların bu belâdan kurtulmasına bir vesile oldu.


357 İşte bu… _ 28. lem’a, s: 734;


Eskişehir Hapishanesinde yazılmış bir parça
Kardeşlerim! Müteaddid defa Risâle-i Nur'un şakirtlerini lâyık oldukları tarzda müdafaa etmişim. İnşâallah mahkemede bağırarak derim. Hem Risâle-i Nur'u, hem şâkirdlerinin kıymetlerini dünyaya işittireceğim. Yalnız size bunu ihtâr ederim ki: "Bu müdâfaamdaki kıymeti muhâfaza etmenin şartı, bu hâdisedeki ağız yanmasıyla Risâle-i Nur'dan küsmemek ve üstâdından darılmamak ve kardeşlerinden-sıkıntıdan gelen bahanelerle-nefret etmemek ve birbirine kusur bulmamak ve isnad etmemektir." Yalnız tahattur edersiniz ki, Risâle-i Kader'de ispat etmişiz ki: "Başa gelen zulümlerde iki cihet var ve iki hüküm vardır: Biri insanın, biri kader-i İlâhî'nin. Aynı hâdisede insan zulmeder, fakat kader âdildir, adâlet eder. Bu meselemizde, insanın zulmünden ziyade, kaderin adâleti ve hikmet-i İlâhiyenin sırrını düşünmeliyiz."
Evet, kader, Risâle-i Nur talebelerini bu meclise çağırdı. Ve mücâhede-i mâneviye inkişâf etmesinin hikmeti; onları, bu hakikaten çok sıkıntılı olan medrese-i Yusufiyeye sevk etti. İnsan zulmü ve bahanesi bir vesile oldu. Onun için sakınınız; birbirinize; "Böyle yapmasaydım ben tevkif olmazdım", demeyiniz.



Allah’ın iradesinin genelliği:

423 Evet bütün… _ 30. lem’a, s: 818;

BİRİNCİ ŞUA
Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâli Kayyûmdur, yani, bizatihî kaimdir, daimdir, bâkidir. Bütün eşya Onunla kaimdir, devam eder ve vücutta kalır, beka bulur. Eğer kâinattan bir dakikacık olsun o nisbet-i kayyûmiyet kesilse, kâinat mahvolur.
Hem o Zât-ı Zülcelâl kayyûmiyetiyle beraber, Kur'ân-ı Azîmüşşanda ferman ettiği gibidir. Yani, ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef'âlinde nazîri yoktur, misli olmaz, şebîhi yoktur, şerîki olmaz. Evet, bütün kâinatı bütün şuûnâtıyla ve keyfiyâtıyla kabza-i rububiyetinde tutup bir hane ve bir saray hükmünde, kemâl-i intizamla tedbir ve idare ve terbiye eden bir Zât-ı Akdese, misil ve mesîl ve şerîk ve şebîh olmaz, muhaldir.


425 (Lazımı olan….)


522 Veyahut ism-i Azamın… _ 30. lem’a , s: 800;

Ve bilhassa her ferd-i hayvânînin bedenindeki hüceyrâtın ve kan mecrâlarının ve kandaki küreyvâtın ve o küreyvattaki zerrelerin o derece ince ve hassas ve harika muvazeneleri var; bilbedâhe ispat eder ki, herşeyin dizgini elinde ve herşeyin anahtarı yanında ve birşey birşeye mâni olmuyor, umum eşyayı birtek şey gibi kolayca idare eden birtek Hâlık-ı Adl ve Hakîmin mizanıyla, kanunuyla, nizamıyla terbiye ve idare oluyor.



542 (Ey Halık-ı Külli şey…)




*** ŞUALAR

Allah’ın iradesinin genelliği:

14 Altı İsm-i Azamın … _ 2. Şua, s: 848;

İşte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yemin ettiği vakit, en çok istimal ve tekrarla her zaman ferman ettiği şu “Muhammed’in hayatı elinde olan Allah’a yemim olsun ki” kasemidir. Ve bu kasem gösteriyor ki, şecere-i kâinatın en geniş dairesi ve en müntehâsı ve nihâyâtı ve teferruatı dahi Zât-ı Vâhid-i Ehad'in kudretiyle ve iradesiyledir. Çünkü, mahlûkatın en müntehap ve en müstesnası olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın nefsi kendi kendine malik olmazsa ve ef'âlinde serbest bulunmazsa ve harekâtı başka bir ihtiyara bağlı ise, elbette hiçbir şey, hiçbir şe'n, hiçbir hal, hiçbir keyfiyet, cüz'î olsun küllî olsun, o muhît iktidarın, o şamil ihtiyarın daire-i tasarrufunun haricinde olamaz.


34 Ve musibet … _ 2. Şua, s: 860;

Suâlin ikinci şıkkı
Haydi şeytana ve kâfire ait bu cevabı umumî noktasında kabul edelim. Fakat, Cemîl-i Mutlak ve Rahîm-i Mutlak ve hayr-ı mutlak olan Zât-ı Ganiyy-i âle'l-ıtlak, nasıl oluyor ki, bîçare cüz'î ferdleri ve şahısları musibete, şerre, çirkinliğe müptelâ ediyor?
Elcevap: Ne kadar iyilik ve güzellik ve nimet varsa, doğrudan doğruya o Cemîl ve Rahîm-i Mutlakın hazine-i rahmetinden ve ihsanat-ı hususiyesinden gelir. Ve musibet ve şerler ise, saltanat-ı rubûbiyetin, âdetullah namı altında ve küllî iradelerin mümessilleri olan umumî ve küllî kanunlarının çok neticelerinden tek tük cüz'î neticeleri olmasından, o kanunlar cereyanının cüz'î muktezaları olduğundan, elbette küllî maslahatlara medar olan o kanunları muhafaza ve riayet etmek için, o şerli, cüz'î neticeleri dahi halk eder. Fakat o cüz'î ve elîm neticelere karşı, imdâdât-ı hassa-i Rahmâniye ve ihsanat-ı hususiye-i Rabbâniye ile, musibete düşen efradın feryatlarına ve beliyyelere giriftâr olan eşhasın istiğaselerine yetişir. Ve fâil-i muhtar olduğunu ve her bir şeyin her bir işi, onun meşîetine bağlı bulunduğunu ve umum kanunları dahi daima irade ve ihtiyarına tâbi bulunmalarını ve o kanunların tazyikinden feryat eden fertleri, bir Rabb-i Rahîm dinlediğini ve imdatlarına ihsanıyla yetiştiğini göstermekle; Esmâ-i Hüsnânın kayıtsız ve hadsiz cilvelerine hadsiz ve kayıtsız bir meydan açmak için o küllî âdetullah düsturlarının ve o umumî kanunların şüzuzâtıyla ve hem, şerli cüz'î neticeleriyle, hususî ihsanat ve hususî teveddüdat, yani sevdirmekle hususi tecelliyat kapılarını açmıştır.


48 Onlara bakan… _ 3. Şua, s: 867;

Zeminin bütün mahlûkatı, Senin mülkünde, Senin arzında, Senin havl ve kuvvetinle ve Senin kudretin ve iradetinle ve ilmin ve hikmetinle idare olunuyorlar ve musahhardırlar. Ve zemin yüzünde faaliyeti müşahede edilen bir rububiyet, öyle ihata ve şümul gösteriyor ve onun idaresi ve tedbiri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastır ve her taraftaki icraatı öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki, tecezzî kabul etmeyen bir küll ve inkısamı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir rubûbiyet olduğunu bildiriyor. Hem zemin bütün sekenesiyle beraber, lisan-ı kalden daha zâhir hadsiz lisanlarla Halıkını takdis ve tesbih ve nihayetsiz nimetlerinin lisan-ı halleriyle Rezzâk-ı Zülcelâlinin hamd ve medh ü senâsını ediyorlar...
3. Şua, s: 868;

İşte denizlerin böyle gayet harika bir tarzda arzın etrafında vaziyet-i acibesiyle bulunması ve denizlerin mahlûkatı dahi gayet muntazam idare ve terbiye edilmesi, bilbedahe gösterir ki, yalnız Senin kuvvetin ve kudretinle ve Senin irade ve tedbirinle, Senin mülkünde, Senin emrine musahhardırlar ve lisan-ı halleriyle Halıkını takdis edip Allahu Ekber derler.


142 Altı günde… 7. Şua s:920;

hem “Allah geceyi gündüze, gündüzü geceye katar.” (Lokman 29) âyetinin sarahatiyle, zemini döndürüp, gece-gündüz sayfalarını yapan ve çeviren ve yevmiye hâdisâtıyla yazan, değiştiren aynı Zât, aynı anda, en gizli, en cüz'î olan kalblerin hatıratlarını dahi bilir ve iradesiyle idare eder.
Ve mezkûr fiillerin herbiri birtek fiil olduğundan, zaruri olarak, onların faili dahi birtek vâhid ve kadîr olan Fâil-i Zülcelâllerinin, bedahetle öyle bir kibriya ve azameti var ki, hiçbir yerde, hiçbir şeyde, hiçbir cihetle, hiçbir şirkin hiçbir imkânını, hiçbir ihtimalini bırakmıyor, köküyle kesiyor.
Yorum: Kalplerin hatıratları, düşüncelerdir ve istekler de bunun içindedir. Bunları “iradesiyle idare eder” deniyor ki cebr manası çıkar.

524 (On birinci kelime…)



560 Müfettiş olmak… _ 15. Şua, s: 1138;

Meselâ, hadsiz zîhayattan bir insanın yüz cihazatından birtek cihazı olan lisanı, bir et parçası iken, iki büyük vazifesiyle yüzer hikmetlere, neticelere, meyvelere, faydalara âlet oluyor. Taamların zevkindeki vazifesi, ayrı ayrı bütün tatları bilerek cesede, mideye haber vermek ve rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına dikkatli bir müfettiş olmak ve kelimeler vazifesinde kalbe ve ruha ve dimağa tam bir tercüman ve santral olmak, elbette gayet parlak ve kat'î bir surette, ihatalı ilme delâlet ve şehadet eder. Birtek dil, hikmetleri ve meyveleriyle böyle delâlet etse, hadsiz lisanlar ve hadsiz zîhayatlar, nihayetsiz masnuat, güneş zuhurunda ve gündüz kat'iyetinde, nihayetsiz bir ilme delâlet ve şehadet ve Allâmü'l-Guyûbun daire-i ilminden ve hikmetinden ve meşîetinden hariç hiçbir şey yoktur diye ilân ederler.





564 Bu fıkra… _ 15. Şua, s: 1141;

Bu fıkra, irade-i İlâhiyenin delillerinden pek çok küllî hüccetleri ihtiva eden birtek küllî ve uzun delildir. Meâlinin kısa bir tercümesi içinde irade ve ihtiyar ve meşîet-i İlâhiyeyi gayet kat'î ispat eden bir delili beyan ederiz. Hem ilm-i İlâhînin bütün mezkûr delilleri, aynen iradenin dahi delilidir. Çünkü, her masnûda ilim ve iradenin beraber cilveleri, eserleri görünüyor.
Bu Arabî fıkranın kısaca meâli:
Yani, herşey onun irade ve meşîetiyle olur. İstediği olur, istemediği olmaz. Her ne isterse yapar. İstemezse hiçbirşey olmaz. Bir hüccet şudur:
Görüyoruz ki, bu masnuatın herbiri muayyen zâtı, mahsus sıfatı, ayrı hususî mâhiyeti, mümtaz fârikalı sureti, hadsiz imkânat ve başka tarzlarda olabilir. Teşvişçi ihtimalât içinde, neticesiz çok yollarda ve sel gibi akan ve karıştıran ve birbirine zıt unsurların müdahaleleri içinde ve sehiv ve iltibasa sebebiyet veren ve birbirine benzeyen emsalleri içinde bu karma karışık hallere karşı, o herbir masnuu ince, tam, düzgün bir nizam altına almak ve hassas, cessas, mükemmel bir ölçü ve mizanla her uzvunu ve cihazını tartmak, takmak ve yüzüne süslü, düzgün bir sima, bir teşahhus vermek ve birbirine muhalif âzâlarını basit, câmid, ölü bir maddeden zîhayat olarak gayet san'atlı yaratmak, meselâ insanı ayrı ayrı yüz cihazatıyla bir katre sudan icad etmek ve kuşu pekçok âlât ve muhtelif cihazlarıyla bir basit yumurtadan inşa edip mucizatlı suret giydirmek ve ağacı dal, budak ve mütenevvi âzâ ve eczasıyla basit, câmid karbon, azot, müvellidülmâ, müvellidülhumuzadan terekküp eden bir küçük çekirdekten çıkarmak, muntazam, meyveli bir şekil giydirmek, elbette ve elbette bedahetle, şüphesiz, kat'iyetle, vücub ve zaruret ve lüzum derecesinde ispat eder ki, o herbir masnua bütün zerrat ve eczasıyla ve suret ve mahiyetiyle bir Kadîr-i Mutlakın irade ve meşîetiyle ve ihtiyar ve kastıyla o mahsus, mükemmel vaziyet veriliyor. Ve herşeye şâmil bir iradenin taht-ı hükmündedir. Ve bu tek masnuun bu şüphesiz tarzda irade-i İlâhiyeye delâleti gösteriyor ki, bütün masnuât, hadsiz, nihayetsiz ve güneş ve gündüz gibi zâhir bir kat'iyette, herşeye şâmil irade-i İlâhiyeye, adetlerince şehadetler ve bir Kadîr-i Mürîdin vücub-u vücuduna hadsiz hüccetlerdir.
Hem ilm-i İlâhînin sabıkan mezkûr bütün delilleri, aynen iradenin dahi delilleridir. Çünkü, ikisi kudretle beraber iş görüyorlar. Biri birisiz olmaz. Herbir nev'in ve cinsin efradı, âzâ-i nev'iye ve cinsiyede tevafukları nasıl delâlet eder ki Sâni'leri birdir, vâhiddir, ehaddir; öyle de: Yüzlerinin simaları hikmetli bir tarzda, birbirinden fârikalı ve ayrı olması kat'î delâlet eder ki; o Sâni-i Vâhid-i Ehad, bir Fâil-i Muhtardır. İrade ve ihtiyar ve meşîet ve kast ile herşeyi yaratır.


Yorum: Her şeyin Allah’ın iradesiyle olduğunu söylüyor. Bu kabul edilince iş cebr olur.

Kader getirdi:


272 Aziz sıddık kardeşlerim… _13. Şua, s: 999;


Bu kaza-i İlâhînin adalet-i kaderiye noktasında, yeni talebelerden bir kısım zatların sırr-ı ihlâsa muvafık olmayan dünya cihetini de Risale-i Nur ile arzu etmesinden, bazı menfaatperest rakipleri karşısında bulup, yirmi beş sene evvel aslı yazılan ve sekiz sene zarfında bir iki defa elime geçen ve aynı vakitte kaybettirilen Beşinci Şua benden uzak bir yerde ele geçmesiyle, o hoca bozması gibi kıskançlar, onunla adliyeyi evhamlandırdılar. Aynı vakit, benim arzu ettiğim yeni harflerle Miftahu'l-İman mecmuası yerine Ayetü'l-Kübrâ muvafakatım olmadan tab olması ve nüshaları gelmesi hükümete aksetmiş, iki mes'ele birbiriyle karıştırılmış. Güya Kanun-u Medeniyeye karşı o Beşinci Şua tab edilmiş diye, ehl-i garaz, bir habbeyi yüz kubbe yaparak gadren bizleri şu çilehaneye soktu. Fakat kader-i İlâhî ise, menfaatimiz için buraya sevk etti ve eski zamanlarda ihtiyarî çilehanelerin sevap noktasında çok fevkinde sevapdar etmek sırrıyla, bizi, ihlâs dersini tam almak ve hakikaten kıymetsiz olan dünya umuruna karşı alâkalarımızı tâdil etmek için yine medrese-i Yusufiyeye çağırdı.

13. Şua, s: 1005;
Gerçi yeriniz çok dardır; fakat kalbinizin gençliği o sıkıntıya aldırmaz. Hem yerlerimize nisbeten daha serbesttir. Biliniz, en esaslı kuvvetimiz ve nokta-i istinadımız tesanüddür. Sakın, sakın bu musibetlerin verdiği asabîlik cihetiyle birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvâlar ve "Böyle olmasaydı şöyle olmazdı" diye birbirinizden gücenmeyiniz. Ben anladım ki, bunların hücumundan kurtulmak çaremiz yoktu. Ne yapsaydık onlar hücumu yapacaktılar. Biz sabır ve şükür ve kazâya rıza ve kadere teslimle mukabele ederek tâ inayet-i İlâhiye imdadımıza gelinceye kadar, az zamanda ve az amelde pekçok sevap ve hayrat kazanmaya çalışmalıyız.


Rızık:

13. Şua, s: 1006;
Madem âhiret için, hayır için, ibadet ve sevap için, iman ve âhiret için Risale-i Nur ile bağlanmışsınız; elbette bu ağır şerait altında herbir saati yirmi saat ibadet hükmünde ve o yirmi saat ise Kur'ân ve iman hizmetindeki mücahede-i mâneviye haysiyetiyle yüz saat kadar kıymettar ve yüz saat ise böyle herbiri yüz adam kadar ehemmiyetli olan hakikî mücahid kardeşlerle görüşmek ve akd-i uhuvvet etmek, kuvvet vermek ve almak ve teselli etmek ve müteselli olmak ve hakiki bir tesanüdle kudsî hizmete sebatkârâne devam etmek ve güzel seciyelerinden istifade etmek ve Medresetü'z-Zehrânın şakirtliğine liyakat kazanmak için açılan bu imtihan meclisi olan şu medrese-i Yusufiyede tayınını ve kaderce takdir edilen kısmetini almak ve mukadder rızkını yemek ve o yemekte sevap kazanmak için buraya gelmenize şükretmek lâzımdır. Bütün sıkıntılara karşı mezkûr faydaları düşünüp sabır ve tahammülle mukabele etmek gerektir.


279 Deyip o… _ 13. Şua, s: 1007;

Amma fakir arkadaşların çoluk ve çocuk ve idare ciheti ise, musibette, kendinden ziyade musibetliye ve nimette, daha noksaniyetliye bakmak kaide-i Kur'âniye ve imaniye ve Nuriyeye binaen, yüzde seksen adamdan daha ziyade rahattırlar. Şekvâya hiç hakları olmadığı gibi, seksen derece bir şükür, üstüne haktır. Hem burada kısmetimizi almak, yemek, kader-i İlâhî tayin etmişti. Adalet-i rahmet bizi toplattırdı, çoluk çocuk Rezzâk-ı Hakikîlerine emanet edildi, muvakkaten o nezaret vazifesinden mezuniyet verdi. Nasıl ki bir gün bütün bütün elini çektirecek, azledecek...


285 Yükleyenlerden hiç… _13. Şua, s: 1011;

Bu musibetimizden kaçmak ve kurtulmak, iki cihetle kabil değildi:
Birincisi: Kader-i İlâhi kısmetimizin bir kısmını buradan bize yedirmek için herhalde gelecektik. En hayırlısı bu tarzdır.



414 Tatlılaşsın. Hapisten… _ 14. Şua, s: 1073;

Sizi tâziye değil, belki tebrik ediyorum. Madem kader-i İlâhî bizi bu üçüncü medrese-i Yusufiyeye bir hikmet için sevk etti ve bir kısım rızkımızı bize burada yedirecek ve rızkımız bizi buraya çağırdı.



Yorum: Rızkın hapiste ise, sen rızkını yiyeceğin için mecbur hapse girdin demektir.

zxzx
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye
Mesajlar: 53
Kayıt: 01 Ara 2008 [ 16:25 ]

Re: yazdığım kitap

Mesaj gönderen zxzx » 27 Kas 2016 [ 18:17 ]


357: Hatalar, cevapları... _ 14. Şua, s: 1052;

Hata 52: Hayır ve şerrin Allah'tan olduğunu inkâr yoluna sapmak gibi bir tezada düşmüştür.
Cevap: Risale-i Nur'dan Kader Risalesi olan Yirmi Altıncı Sözün sırr-ı kaderi emsalsiz bir surette beyanı ve imanın erkânlarını Risale-i Nur'un harika bir tarzda ispatı meydanda iken, böyle bir iftira garazkârlıktan başka birşey değildir.

Yorum: Mahkemelerde dahi, Said Nursi’nin kaderi inkar ettiği saptanmıştır. Yani o kadar açık ki, anlaşılması zor değil.


Ecel:

418 Sıkılmayınız meyus… _ 14. Şua, s: 1076;


Ey hapis arkadaşlarım ve din kardeşlerim,
Size, hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikati beyan etmek kalbime ihtar edildi. O da şudur:
Meselâ, birisi birisinin kardeşini veya akrabasını öldürmüş. Bir dakika o hiddet yüzünden milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azabını çeker. Ve maktulün akrabası dahi intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku, hem hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var: O da, Kur'ân'ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve teşvik ettikleri olan barışmak ve musalâha etmektir.
Evet, hakikat ve maslahat sulhtur. Çünkü ecel birdir, değişmez. O maktul, herhalde ecel geldiğinden, daha dünyada kalmayacaktı. O katil ise, o kaza-yı İlâhiyeye vasıta olmuş. Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da daima korku ve intikam azabını çekerler. Onun içindir ki; "Üç günden fazla bir mü'min diğer bir mü'mine küsmemek" İslâmiyet emrediyor. Eğer o katil bir adâvetten ve bir kinli garazdan gelmemişse ve bir münafık o fitneye vesile olmuşsa, çabuk barışmak elzemdir. Yoksa o cüz'î musibet büyük olur, devam eder. Eğer barışsalar ve öldüren tevbe etse ve maktule her vakit dua etse, o halde her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeşleri kazanır. Kaza ve kader-i İlâhiyeye teslim olup düşmanını affeder. Ve bilhassa madem Risale-i Nur dersini dinlemişler, elbette mâbeynlerinde bulunan bütün küsmekleri bırakmaya, hem maslahat ve istirahat-i şahsiye ve umumiye iktiza ediyorlar. Nasıl ki Denizli hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar Nurlar dersiyle birbirine kardeş oldular ve bizim beraatimize bir sebep olup hattâ dinsizlere, serserilere de o mahpuslar hakkında "Mâşaallah, bârekâllah" dedirttiler, o mahpuslar tam teneffüs ettiler.


Yorum: Katil kaza-i ilahiye vasıta olmuşsa, mecbur öldürdü demektir.


Tesadüfe bağlı gibi görünüyor:

561 Biçilmiş ve… _ 15. Şua, s: 1139;

Yani, ehemmiyetli bir hikmet için, zâhir nazarda müphem ve gayr-ı muayyen tevehhüm edilen eceller ve rızıklar, ipham perdesi altında kaza ve kader-i ezelînin defterinde mukadderat-ı hayatiye sayfasında her zîhayatın eceli mukadder ve muayyendir, tekaddüm, teahhur etmez. Ve her zîruhun rızkı tayin ve tahsis edilip kaza ve kader levhasında yazıldığına hadsiz deliller var. Meselâ, koca bir ağacın ölmesi, onun bir nevi ruhu olan çekirdeğini onun yerinde vazife görmek için bırakması, bir Alîm-i Hafîzin hikmetli kanunuyla olması ve bir yavrunun rızkı olan süt memelerden gelmesi ve kan ve fışkı içinden çıkıp hiç bulaşmadan sâfi, temiz olarak ağzına akması, tesadüf ihtimalini kat'î bir surette red ve bir Rezzâk-ı Alîm-i Rahîmin şefkatli düsturuyla olduğunu gayet kat'î gösteriyor. Bu iki cüz'î misâle bütün zîhayat, zîruh kıyas edilsin.
Demek, hakikatte hem ecel muayyen ve mukadderdir, hem rızık herkese göre bir taayyun içinde mukadderat defterinde kayıt edilmiştir. Fakat, gayet mühim bir hikmet için hem ecel, hem rızık perde-i gaybda ve müphem ve gayr-ı muayyen ve zâhiren tesadüfe bağlı gibi görünüyor. Eğer ecel güneşin gurubu gibi muayyen olsaydı, yarı ömür gaflet-i mutlakada ve âhirete çalışmamakla zâyi olup, yarı ömürden sonra hergün ölüm darağacı tarafına bir ayak atmak gibi dehşetli bir korku alıp, eceldeki musibet yüz derece ziyadeleşmesi sırrıyla, başa gelen musibetler ve hattâ dünyanın eceli olan kıyamet perde-i gaybda merhameten bırakılmış. Rızık ise, hayattan sonra nimetlerin en büyük bir hazinesi ve şükür ve hamdin en zengin bir menbaı ve ubudiyet ve dua ve ricaların en cemiyetli bir madeni olmasından, suret-i zâhirede müphem ve tesadüfe bağlı gibi gösterilmiş. Tâ her vakit Rezzâk-ı Kerîmin dergâhına iltica ve rica ve yalvarmak ve hamd ve şükür şefaatiyle rızık istemek kapısı kapanmasın. Yoksa, muayyen olsaydı, mahiyeti bütün bütün değişecekti. Şâkirâne, minnettarâne ricalar, dualar, belki mütezellilâne ubudiyet kapıları kapanırdı.

Yorum: Demek ki tesadüf değil. Tesadüf değilse, cebr olduğu aşikardır.

Gazali övülüyor:

635 Yani ecnebi… _ 8. Şua, s: 935;

İmam-ı Ali Radıyallahu Anhın en mühim ve en müdakkik üveysî bir şakirdi ve İslâmiyetin en meşhur ve parlak bir hücceti olan Hüccetü'l-İslâm İmam-ı Gazâlî (r.a.) diyor ki: "Onlar vahiyle Peygambere (a.s.m.) nazil olduğu vakit, İmam-ı Ali'ye (r.a.) emretti, 'Yaz'; o da yazdı, sonra nazmetti."



Yorum: İslamiyetin en meşhur ve parlak hücceti olarak vasıfladığı Gazali; sapıklık diye isimlendirdiği cebr itikadını savunur.


267 Hasenat yazdırıyor… _ 13. Şua, s: 1001;


Evet, Risale-i Kaderde beyan edildiği gibi, her hadisede iki sebep var: Biri zâhirîdir ki, insanlar ona göre hükmederler, çok defa zulmederler. Biri de hakikattır ki, kader-i İlâhî ona göre hükmeder, o aynı hâdisede beşer zulmünün altında adalet eder. Meselâ, bir adam, yapmadığı bir sirkat ile zulmen hapse atılır. Fakat gizli bir cinayetine binaen, kader dahi hapsine hüküm verir, aynı zulm-ü beşer içinde adalet eder.

Yorum: Soruyorum: Peki yaptığı gizli cinayet kader değil miydi? Yoksa o kaderin dışında mıydı?




504 Ümmet o fitneden… _ 5. Şua, s: 886;


ALTINCI MESELE
Rivayette var ki, "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz." Bunun için bin üç yüz sene zarfında emr-i Peygamberî ile bütün ümmet o fitneden istiâze etmiş, azab-ı kabirden sonra “Mesih Deccalin fitnesinden... Ahir zaman fitnesinden... (sana sığınıyoruz Allah’ım)” vird-i ümmet olmuş.
Allahu a'lem bissavab, bunun bir tevili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâp ederler. Meselâ, Rusya'da hamamlarda kadın-erkek beraber çıplak girerler. Ve kadın, kendi güzelliklerini göstermeye fıtraten çok meyyal olmasından, seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar. Ve fıtraten cemalperest erkekler dahi, nefsine mağlûp olup o ateşe sarhoşâne bir sürurla düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebairleri ve bid'aları, birer câzibedarlıkla pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa, cebr-i mutlakla olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz.


Yorum: Bu ifadelerinden cebr itikadını kabul etmediğini anlıyoruz. Görüldüğü üzere eserleri kader hususunda çelişkilerle doludur.


ASA-YI MUSA
(Envar Neşriyat, 1988 basımı)
--- Sayfa 211: Ya Rabbi ve ya Rabbe’s-semavati vel-aradin! Ya Halıkı ve ya Halık-ı Küll-i Şey! Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilatıyla ve bütün mahlukatı bütün keyfiyatıyla teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hakimiyyetinin ve rahmetinin hakkı için nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlubumu bana musahhar kıl! Kur’an’a ve imana hizmet için, insanların kalplerini Risale-i Nur’a musahhar yap! Ve bana ve ihvanıma iman-ı kamil ve hüsn-ü hatime ver. Hazreti Musa Aleyhisselam’a denizi ve Hazreti İbrahim Aleyhisselam’a ateşi ve Hazreti Davud Aleyhisselam’a dağı, demiri ve Hazreti Süleyman Aleyhisselam’a cinni ve insi ve Hazreti Muhammed Aleyhisselam’a Şems ve Kameri teshir ettiğin gibi, Risale-i Nur’a kalpleri ve akılları musahhar kıl! … Ve beni ve Risale-i Nur Talebelerini nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennetü’l-Firdevs’te mes’ud kıl! Amin. Amin. Amin.
--- Yorum: Görüldüğü gibi bu duada bir çok cebr sözleri mevcuttur. Kalpleri ve aklı çevirenin Allah olduğu, yine nefsin ve şeytanın şerrinden de koruyanın Allah olduğu ifade ediliyor. Peki nefis ve şeytanın zarar verdiği kimseleri, Allah korumuyor mu? Yani ifade ettiği sözler, cebr oluyor. Lakin bunlar, cebre yine muhalif oluyorlar.


*** İŞARATÜ’L İCAZ
Bakara suresi Ayet 7 - s: 1188:
S –“Hatem” ile “Ğışaveh” arasında ne fark vardır ki, “Hatemallah” isnad edilmiştir.”Ğışaveh” isnadsız bırakılmıştır?
C – “Hatemallah” Allah tarafından onların kesblerine bir cezadır. “Ğışaveh” ise, Allah tarafından olmayıp, onların meksubudur. Ve keza, mebde itibarıyla rüyette bir ıztırar vardır; sema'da, tahatturda ihtiyar vardır. Evet, gözün açılmasıyla eşyayı görmemek mümkün değildir. Fakat mesmuatı dinlemekte veya hâtıratı tahattur etmekte bu ıztırar yoktur.”Ğışaveh” tâbiri, gözün yalnız ön cihete hâkim ve nâzır olduğuna işarettir ki, eğer bir perde ile o cihetten alâkası kesilse, bütün bütün kör kalır.
Tenkiri ifade eden “Ğışaveh” deki tenvin, onların gözleri üstündeki perde, malûm olmayan bir yerde olup, ondan sakınmak onlar için mümkün olmadığına işarettir.
Câr ve mecrûrun “Ğışaveh” üzerine takdim edilmesi, en evvel nazar-ı dikkati onların gözlerine çevirtmekle, kalblerindeki sırları göstermek içindir. Zira göz, kalbin aynasıdır. “Velehum azabun azim” Bu cümlenin mâkabliyle cihet-i münasebeti şudur ki: Evvelki cümledeki kelimat ile, şecere-i küfriyenin dünyaya ait acı semerelerine işaret edilmiştir. Bu cümle ile, o mel'un şecerenin âhirette vereceği semeresi zakkum-u Cehennemden ibaret olduğuna işaret yapılmıştır.
_Yorum: Cevapta, ğışaveh’in Allah tarafından olmadığını ifade ediyor.
Bakara Suresi Ayet 7- s: 1189:
S - Pekâlâ, o ebedî ceza hikmete muvafıktır; kabul ettik. Amma merhamet ve şefkat-i İlâhiyeye ne diyorsun?
C - Azizim! O kâfir hakkında iki ihtimal var. O kâfir, ya ademe gidecektir veya daimî bir azap içinde mevcut kalacaktır. Vücudun-velev Cehennemde olsun-ademden daha hayırlı olduğu vicdanî bir hükümdür. Zira adem, şerr-i mahz olduğu gibi, bütün musibet ve mâsiyetlerin de merciidir. Vücut ise, velev Cehennem de olsa, hayr-ı mahzdır. Maahaza, kâfirin meskeni Cehennemdir ve ebedî olarak orada kalacaktır.
Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmişse de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateşle bir nevi ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden azade olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları a'mâl-i hayriyelerine mükâfaten, şu merhamet-i İlâhiyeye mazhar olduklarına dair işârât-ı hadisiye vardır.
Yorum: Kafirin zamanla cehennemdeki azabının ona evvelki kadar şiddetli gelmeyeceğini beyan ediyor.
*** MESNEVİ-İ NURİYE
Katre – s:1303:
Gaflet suyuyla tenebbüt eden benlik, Hâlıkın sıfatlarını fehmetmek için bir vahid-i kıyastır. Çünkü, insanlar görmedikleri şeyleri kıyas ve temsillerle bilirler. Meselâ, bir adam Cenab-ı Hakkın kudretini anlamak için bir taksimat yapar. "Buradan buraya benim kudretimdedir, bundan o yanı da O’nun kudretindedir" diye vehmî bir çizgi çizmekle meseleyi anlar. Sonra mevhum hattı bozar, hepsini de ona teslim eder. Çünkü, nefis, nefsine mâlik olmadığı gibi, cismine de mâlik değildir. Cismi, ancak acip bir makine-i İlâhiyedir. Kaza ve kader kalemiyle kudret-i ezeliye, bir cilveciği o makinede çalışıyor. Binaenaleyh, insan o firavunluk dâvâsından vazgeçmekle, mülkü mâlikine teslim etsin, emanete hıyanet etmesin! Eğer hıyanetle bir zerreyi nefsine isnad ederse, Allah'ın mülkünü esbab-ı câmideye taksim etmiş olacaktır.
Habbe – s: 1331:
Herşey kaderle takdir edilmiştir. Kısmetine râzı ol ki, rahat edesin.
Zerre – s: 1340:
İ'lem eyyühe'l-aziz! Halk-ı eşya hakkında mûcibe-i külliye sadık olmadığı takdirde, sâlibe-i külliye sadık olur. Yani, ya bütün eşyanın hâlıkı Allah'tır veya Allah hiçbir şeyin hâlıkı değildir. Çünkü, eşyanın arasında muntazam tesanütle halk ve yaratmak, tecezzîyi kabul etmez bir külldür, bazıyet yoktur. Ya mûcibe-i külliye olacaktır veya sâlibe-i külliye olacaktır. Başka ihtimal yok. Herşeyde illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhi hükmünde bir kıymet yok. Binaenaleyh, ednâ birşeyde hâlıkıyet eseri göründüğü zaman, bütün eşyada tahakkuk eder.
_Yorum: Madem bütün eşyanın halıkı Allahtır, o halde cüzi iradeyi de Allah varetti demektir.
Şemme – s: 1349:
Ey Nurların Nuru, ey bütün sırların Âlimi, ey gecenin ve gündüzün Müdebbiri, ey Melik, ey Azîz, ey Kahhâr, ey Rahîm, ey Vedûd, ey Gaffâr, ey gayb âlemlerini her haliyle bilen, kalbleri ve gözleri dilediği gibi halden hale çeviren, ey ayıpları örten ve ey günahları bağışlayan
Onuncu Risale – s: 1351:
İ'lem eyyühe'l-aziz! Cenab-ı Hakkın atâ, kazâ ve kader namında üç kanunu vardır. Atâ, kazâ kanununu; kazâ da, kaderi bozar. Meselâ: Birşey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kazâ demektir. O kararın iptaliyle hükmü kazâdan affetmek, atâ demektir. Evet, yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi, atâ da kazâ kanununun kat'iyetini deler. Kazâ da ok gibi kader kararlarını deler. Demek, atânın kazâya nisbeti, kazânın kadere nisbeti gibidir. Atâ, kazâ kanununun şümulünden ihraçtır. Kazâ da kader kanununun külliyetinden ihracıdır. Bu hakikate vakıf olan ârif, "Yâ İlâhî! Hasenatım senin atândandır. Seyyiatım da senin kazândandır. Eğer atân olmasaydı helâk olurdum" der.
_Yorum: Kaderin değişebileceğinden bahsediyor. Soruyorum: Allah’ın ilmi değişir mi? İlminde değişme olur mu? “Olmaz” denirse, bu yoruma ne denecek?
Nokta - s: 1371:
İşte Kur'ân-ı Kerim, şu delili, halk ve icaddan bahseden âyâtı ile ezhanda tanzim ediyor. Müessir-i hakikî yalnız Allah'tır. Tesir-i hakikî esbabda yoktur. Esbab, izzet ve azamet-i kudretin perdesidir-tâ ki, aklın nazar-ı zahirîsinde, dest-i kudret umur-u hasîse ile mübaşir görünmesin.
Nurun İlk Kapısı - s: 1394:
Ey gençler ve ey İslâm evlâtları! Avrupa'nın size karşı olan merhametsiz zulüm ve adavetine ve batıl efkârına ne akılla muhabbet edip onları taklit ediyorsunuz ve onlara ittibaen sefahetlerine iştirak ve saflarına iltihakla mukabele ediyorsunuz? Onları taklit ve onlara ittibâ ile beraber dâvâ-yı hamiyet yalandır. Milleti istihfaf ve milliyetle istihzadır! Cenab-ı Hak bizi de, sizi de tarik-i müstakimden ayırmayıp hidayette kılsın. Âmin.
_Yorum: Demek ki tarik-i müstakimden ayıran kimmiş?
*** BARLA LAHİKASI
_Sıra no: 206, sayfa: 1510:
İşittim ki, Onuncu Sözden sen kendi nüshanı pederinize göndermişsiniz. Ben ona mukabil bir nüshayı kardeşime hediye ediyorum. O nüshada, fehmi teshil eder çok yerlerinde çizgi çekilmiş. Onu Şeyh Mustafa, Hakkı Efendi, Hüseyin Efendiye veriniz ve daha sair bildiğinize gösteriniz-tâ onlar nüshalarını onun gibi yapsınlar. Kardeşim, şu gurbet, esaret, yalnızlık vahşetinde Şeyh Mustafa, Hakkı Efendi, sen ve Hüseyin Efendi gibi nurlu dostlarla ünsiyet edip tesellî buluyorum. Cenab-ı Hak beni de, sizi de tarik-i Haktan şaşırtmasın. Âmin.
_Yorum: Demek ki tarik-i Haktan kim şaşırtıyormuş?
*** KASTAMONU LAHİKASI
_Sıra no: 7, sayfa: 1575:
Rabian: Risaletü'n-Nur, kendi kendine Kur'ân'ın himayeti ve hıfz-ı Rabbânî altında intişar ediyor. İmâm-ı Ali (r.a.) iki defa sırren, sırren demesi işaret eder ki, perde altında daha ziyade feyiz ve nur verir. Sizin gibi kardeşlerim, zamanın sarsıntılı hâdisâtına karşı-şimdiye kadar gibi-yine tam mukavemet eder ümidindeyim. “Kadere iman eden kederden emin olur” düsturumuz olmalı.
_Yorum: “Kadere iman eden kederden emin olur” ifadesi risalelerde birkaç kez geçiyor. Bu ifadeden ne anlaşılıyor? Şu anlaşılıyor: Cebr. Yani bu ifade cebri savunamak manasındadır. Zaten risalelerde kader hadislerinden fazla bahis yoktur. Birkaç tane vardır. Onlardan biri de bu rivayettir. Ancak görüldüğü gibi bu rivayette cebr inancını vurgulayan bir ifadedir. Bunu ifade ettiği halde yazar ısrarla özgür iradeyi savunmaktadır.
_Sıra no: 8, sayfa 1575:
Aziz kardeşlerim, Bilmukabele bayramınızı tebrik ederim. Sıhhatimi soruyorsunuz. Buranın çok şiddetli kışı ve odamın çok soğuğu ve üç hazin gurbetin tesiri ve üç asabî hastalığın sıkıntısı ve bütün bütün yalnızlıkla kabil-i tahammül olmayacak çok zahmetlere maruz olduğum halde, Hâlıkıma hadsiz şükrederim ki, her derdin en kudsî dermanı olan imanı ve iman-ı bilkaderden, kazâya rıza ilâcını imdadıma gönderdi, tam sabır içinde şükrettirdi.
_Yorum: Seni Allah şükrettirdiyse, Allah’ın sebep olduğu bu fiili yapmamaya kudretin var mı? “yok” dersen, hani özgür iraden?
Sıra no: 11, sayfa 1575:
Evet, bu mağlûbiyet, aynen zelzele gibi, ihanetin cezasıdır. Burada çok zatlar kat'iyen hükmediyorlar ki, Risaletü'n-Nur'un iki merkez-i intişarı olan Isparta ve Kastamonu vilâyetleri sair yerlere nispeten âfât-ı semâviyeden mahfuz kaldıklarının sebebi, Risaletü'n-Nur'un verdiği iman-ı tahkikî ve kuvvet-i itikadiyedir. Çünkü böyle âfatlar, za'f-ı imandan neşet eden hatâların neticesidir. Hadisçe, sadaka belâyı def ettiği gibi, o kuvve-i imaniye dahi o âfâta karşı derecesiyle mukabele ediyor.
_Yorum: Esasen sadaka belayı defedemez. Zira Allah’ın ilminde olan bela gelecektir. Zira gelmezse Allah’ın ilminin cehle dönmesi icap eder ki muhaldir. O halde bu rivayet edilen hadis reddedilmelidir ya da bu sözü eğer resulullah söylemişse yanlış yapmış demektir. Ve bu söz küfürdür.
_Sıra no: 13, sayfa 1575:
Birinci Şuada iki üç âyetin işârâtında, Risaletü'n-Nur'un sadık talebeleri imanla kabre gideceklerine ve ehl-i Cennet olacaklarına dair kudsî bir müjde ve kuvvetli bir beşaret bulunduğu gösterilmiştir. Fakat bu pek büyük meseleye ve çok kıymettar işarete tam kuvvet verecek bir delil ister diye beklerdim, çoktan beri muntazırdım. Lillâhilhamd, iki emâre birden kalbime geldi.
_Yorum: Bu emareler kalbine nereden geldi? “Allah’tan” dersen, bu düşüncelerimizi Allah’ın varettiğini kabul etmek olur ki cebr demektir.
_Sıra no : 34, sayfa: 1587:
Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki, bazı defa haberim olmadan, ihtiyarım ve rızam olmadığı halde, bazı ince hakaik-i imaniye ve kuvvetli hüccetleri müteaddit risalelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ederdim. Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmış? Sonra kat'î bir surette bildim ki: Herkes bu zamanda Risale-i Nur'a muhtaçtır. Fakat umumunu elde edemez. Elde etse de tamam okuyamaz. Fakat küçük bir Risale-i Nur hükmüne geçmiş bir risale-i câmiayı elde edebilir. Ve ekser vakitlerde muhtaç olduğu meseleleri onda okuyabilir ve gıda gibi her zaman ihtiyaç tekerrür ettiği gibi, o da mütalâasını tekrar eder.
_Yorum: O halde unutturan ve tekrar yazdırtan Allah’tır.
_Sıra no: 39, sayfa: 1595:
Hiç birşey daire-i ilim ve kudretinden hariç olmadığı gibi, daire-i irade ve meşietinden dahi hariç değildir ki, böyle cüz'î ve dağınık şeylerde dahi bir tenasüp gözetiliyor ve tanzim ediliyor.
_Sıra no: 68, sayfa: 1611:
Bilirsiniz ki, bütün ömrümde kimseden hediyeleri kabul edemiyorum. Hattâ Rüşdü'nün bu defaki hediyesini reddedip hatırını kırdım, geri çevirdim. Cenab-ı Hak beni muhtaç bırakmıyor. İnsanlara da muhtaç etmiyor.
_Yorum: O halde muhtaç olanları Allah mı muhtaç ediyor?
_Sıra no: 166, sayfa: 1672:
Senin uzun ve tesirli ve ehemmiyetli mektubun içindeki edîbâne, gayet ince hissiyatın ve sana mahsus lâtif tâbiratın hoşuma gitti. Kardeşim, mübtedi'lerin ve hodfuruşların ve mülhidlerin ilişmelerinden teessüratın beni, senin hesabına müteessir etti. Evvelce size yazdığım mektup, inşaallah o teessüratı izale eder. Risale-i Nur'un mesleği ise, vazifesini yapar, Cenab-ı Hakkın vazifesine karışmaz. Vazifesi tebliğdir; kabul ettirmek, Cenab-ı Hakkın vazifesidir.
_Yorum: Kabul etmeyenlere Allah mı kabul ettirmiyor?
*** Emirdağ Lahikası 1
_Sıra no: 30, sayfa: 1699:
Hem iman ve hakikat noktasında, bu çeşit merakların büyük zararları var. Çünkü gaflet verecek ve dünyaya boğduracak ve hakikî vazife-i insaniyeti ve âhireti unutturacak olan en geniş daire ise siyaset dairesidir. Hususan böyle umumî ve mücadele suretindeki hâdiseler, kalbi de boğuyor. Güneş gibi bir iman lâzım ki, herşeyde, her vaziyette, herbir harekette kader-i İlâhî ve kudret-i Rabbâniyenin izini, eserini görsün, tâ o zulm-ü zulmette kalb boğulmasın, iman sönmesin; akıl, tabiat ve tesadüfe saplanmasın.
_Sıra no: 147, sayfa: 1763:
Hem yüzer tecrübenle, ey sabırsız nefsim, kat'î kanaatin gelmiş ki, zahirî musibetler altında ve neticesinde inayet-i İlâhiyenin çok tatlı neticeleri var. “Belki sevmediğiniz şey hakkınızda hayırlıdır” (Bakara 216) çok kat'î bir hakikatı ders veriyor. O dersi daima hatıra getir. Hem, feleğin çarkını çeviren kanun-u İlâhî, senin hatırın için o pek geniş kanun-u kaderî değiştirilmez.
_Sıra no: 150, sayfa: 1764:
Şimdi, İstanbul'da, daha dehşetli bir fikirde, anarşi fikirli küfr-ü mutlaka düşmüş bir kısım münafıklar, Risale-i Nur gibi, ekmek ve suya ihtiyaç derecesinde herkes muhtaç olduğu imanî hakikatlerine ihtiyacı düşürmek desisesiyle diyorlar ki: "Her millet, herkes Allah'ı bilir. Onu, daha yeni ders almaya ihtiyacımız çok yok" diye mukabele etmek istiyorlar. Halbuki Allah'ı bilmek, bütün kâinata ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz'î ve küllî herşey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat'î iman etmek; ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve Lâ ilâhe illallah kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, "Bir Allah var" deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat etmek-hâşâ-hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve herşeyin yanında hâzır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah'a iman hakikati onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki mânevî Cehennemin dünyevî tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.
*** EMİRDAĞ LAHİKASI 2
_Sıra no: 78, sayfa: 1853:
Cenab-ı Hakka şükür ki, yirmi sekiz sene dini siyasete âlet ithamı altında kader-i İlâhî bu zulm-ü beşerîde benim ruhumu, ihtiyarım haricinde, dini hiçbir şahsî şeyde âlet etmemek için, beni, beşerin zâlimane eliyle ayn-ı adalet olarak tokatlıyor. Yani, "Sakın, sakın," diye îkaz ediyor. "İman hakikatini kendi şahsına âlet yapma-tâ imana muhtaç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhamları, şeytanın desiseleri kalmasın, sussun.
_Sıra no: 151, sayfa: 1912:
Ve cihad-ı mâneviyenin en büyük şartı da vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, "Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenab-ı Hakka âittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz." Ben de Celâleddin Harzemşah gibi, "Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenab-ı Hakkın vazifesidir" deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur'ân'dan ders almışım.
_Yorum: İmanı verenin Allah olduğunu söylüyor, o halde küfrü de Allah veriyor demektir.

*** Dipnotlardaki Cebr İfadeleri:
19. Mektup, s: 446; “Allahım! Kalblerimizi ve kabirlerimizi iman ve Kur'ân nuruyla nurlandır.”
28. Mektup, s: 524; “Allahım, bizi şükredenlerden eyle-rahmetinle, ey Erhamürrâhimîn.”
14. Lem’a s:635; “Ey Rahmân ve Rahîm olan Allahım! "Bismillâhirrahmânirrahîm"in hakkı için, rahîmiyetine yaraşır şekilde bize merhamet et ve Rahmâniyetine yaraşır şekilde, bize "Bismillâhirrahmânirrahîm"in sırlarını anlamayı temin et.”
Mesnevi-i Nuriye – Katre, s:1298; “Allah'ım, bizi saadet ehlinden kıl, Said'ler zümresinde haşret ve Said'lerle beraber, Nebiyy-i Muhtârının şefaatiyle Cennete ithal et. Ona ve Âline de, Senin rahmetine ve onun hürmetine lâyık şekilde salât ve selâm et. Âmin, âmin, âmin.”
İşaratü’l İcaz-Fatiha suresi, s:1166; “Allah'ım, bizi bu sûrenin hürmetine sırât-ı müstakim ehlinden eyle. Âmin.”
23. Lem’a, s: 677; “Ey muhafaza edici olan ve koruyucuların en hayırlısı olan Allahım! Beni ve arkadaşlarımı nefsin ve şeytanın şerrinden, insanların ve cinlerin şerrinden, ehl-i dalâlet ve tuğyanın şerrinden muhafaza et. Âmin, âmin, âmin.”
22. Lem’a, s:674; “Allahım! İhlâs Sûresinin hakkı için, bizi ihlâs sahibi olan ve ihlâsa eriştirilen kullarından eyle. Âmin, âmin.”
13. Söz, s:56; “Ey Kur'ân'ı indiren Allahım! Kur'ân'ın ve kendisine Kur'ân indirilen zâtın hakkı için, kalblerimizi ve kabirlerimizi iman ve Kur'ân nuruyla nurlandır. Âmin, ey kendisinden istimdad edilen Müsteân!”
9. söz, s:17; “Allahım, bizi saadet, selâmet, Kur'ân ve iman ehlinden eyle Âmin. Allahım, Efendimiz Muhammed'e ve âline ve ashâbına, Kur'ân'ın bidâyet-i nüzulünden zamanın nihayetine kadar onu okuyan herbir okuyucunun okuduğu herbir kelimenin temevvücât-ı havâiye aynalarında Rahmân'ın izniyle temessül eden bütün kelimelerinin bütün harfleri adedince salât ve selâm et. Ve bunlar adedince, bize, anne ve babamıza, erkek ve kadın bütün mü'minlere rahmetinle merhamet et, ey Erhamürrâhimîn. Âmin. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun.”
20. söz, s: 101; “Allahım! Kur'ân'ın esrarını, sevdiğin ve râzı olduğun şekilde bize tefhim et ve onun hizmetine bizi muvaffak et. Âmin, rahmetinle ey Erhamürrâhimîn.”
Rumuz, s: 2342; “Allah'ım, kavgamızı içimizde birbirimize karşı kılma. Bizi dahilî mücadeleye sürükleme.”
Kastamonu Lahikası-Mektup No: 25, s: 1583; “Allah'ım, iman ve Kur'ân hizmetinde onu muvaffak eyle.”
8. söz, s:14; “Allahım, kalbimizi iman ve Kur'ân nuruyla nurlandır. Allahım, Sana karşı fakrımızla bizi zengin kıl; Senden istiğnâ ile bizi fakir düşürme. Biz kendi havl ve kuvvetimizden teberrî edip Senin havl ve kuvvetine iltica ettik. Sen de bizi, Sana tevekkül edenlerden eyle. Bizi nefsimize terk etme. Bizi hıfzınla koru. Bize ve erkek, kadın bütün mü'minlere rahmet et. Kulun, nebîn, safiyyin, halilin, mülkünün cemâli, masnuatının melîki ve sultanı, inâyetinin gözbebeği, hidayetinin güneşi, hüccetinin lisanı, rahmetinin misali, mahlûkatının nuru, mevcudatının şerefi, mahlûkatının kesreti içinde vahdetinin sirâcı, kâinatının tılsımının kâşifi, saltanat-ı rububiyetinin dellâlı, marziyyâtının mübelliği, Esmâ-i Hüsnânın hazinelerinin tarif edicisi, kullarının muallimi, âyetlerinin tercümanı, cemâl-i rububiyetinin aynası, Senin görülüp gösterilmene vesile olan, habîbin ve âlemlere rahmet olarak gönderdiğin resulün olan Efendimiz Muhammed'e, bütün âl ve ashâbına, kardeşleri olan nebî ve resullere, melâike-i mukarrebîne ve sâlih kullarına salât ve selâm et. Âmin.”
Barla Lahikası - Mektup No: 101, s: 1448; “Allah'ım, kalblerimizi iman ve Kur'ân nuruyla nurlandır.”
Mesnevi-i Nuriye - Nurun İlk Kapısı, s: 1379; “Allah'ım! Bizi ehl-i saadet ve ehl-i Kur'an ve imandan olmayı nasip et. Âmin.”

zxzx
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye
Mesajlar: 53
Kayıt: 01 Ara 2008 [ 16:25 ]

Re: yazdığım kitap

Mesaj gönderen zxzx » 27 Kas 2016 [ 18:19 ]


*** DİĞER KİTAPLAR

Konferans, s: 2261;
Ehl-i ilim, ehl-i tasavvuf ve ehl-i mektep ve fen, Bediüzzaman'ın eserlerinden sadece istifaza ve istifade ederler. Evet, üç aylık bir tahsili bulunan ve kırk seneden beri Kur'ân-ı Kerimden başka bir kitapla iştigal etmeyen, yüz otuzu Türkçe, on beşi Arapça olan eserlerini telif ederken hiçbir kitaba müracaat etmediği, henüz hayatta olan kâtipleri tarafından şehâdet edilen, esasen kütüphanesi de bulunmayan, yarım ümmî bir zat, öyle misilsiz bir ilânatla, ulûm-u cedide de dahil mütenevvi ilimlerde, yüksek âlimler ve büyük mürşidlerle, genç yaşında yaptığı münazaraların hepsinde muvaffak olduğu meydanda bulunan, ittifaklı olan meseleleri tasdik ve ihtilaflı olanları tashih eden, kendisi için "Bediüzzaman'ın cevap veremeyeceği bir sual yoktur" diye allâmeler tarafından tasdik edilen ve Avrupa'nın bir kısım idrâksiz ve garazkâr filozoflarının, müteşâbih âyet-i kerime ve hadis-i şeriflere yaptığı taarruzlarını, o âyet ve hadislerin birer mucize olduğunu eserleriyle ispat ederek itirazlarını kökünden yıkan ve böylece evhama düşürülen bazı ehl-i ilmi de kurtarıp, İslâmiyete olan hücumları akîm bırakan Said Nursî gibi bir müellifin, elbette dâhi bir müfessir-i Kur'ân ve onun ilminin vehbî ve vâsî olduğuna, eserleri olan Nur Risalelerinin bir hayat boyunca okumaya lâyık harika bir şaheser olduğuna şüphe edilemez.
_Yorum: Şakirtleri söylüyor üç aylık tahsili olduğunu ve kırk senedir Kuran’dan başka kitap okumadığını.

Konferans, s:2262;
Said Nursî, Eski Said tâbir ettiği gençliğinde felsefede çok ileri gitmiştir. Garbın Sokrat'ı, Eflâtun'u, Aristo'su gibi hakikatlı filozofları ve şarkın İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, Fârâbi gibi dâhi hükemâlarından felsefe ve hikmette Kur'ân-ı Hakimin feyziyle çok ileri geçmiş ve Kur'ân'dan başka halâskâr ve hakikî rehber olmadığını dâvâ etmiş ve Risale-i Nur eserlerinde ispat etmiştir. Bu hakikatlarda şüphesi olan olursa, Üstad âhirete teşrif etmeden bizzat şüphesini izâle edebilir.
_Yorum: Hem kendileri diyor “üç aylık tahsili var” diye; hem de felsefede çok ileri gittiğini söylüyorlar. Bu ne taassup?


Latif Nükteler, s:2288;
Aziz kardeşlerim,
Sizin için pek çok müteessirdim, elem beni eziyordu. Fakat bana ihtar edildi ki; kader ve kısmetinizde, beraber bu hapishânenin suyunu içmek ve ekmeğini yemek vardı.

Siracü’n – Nur, s: 2300;
Bir de cifir ve ebced hesapları, değil yalnız Muhyiddin-i Arabî gibi dahi muhakkiklerin, belki ekser edipler ve ulemâların, hususan ehl-i keşfin mabeyninde câri bir medar-ı istihrac ve esrardır. Kur'ân-ı Azimüşşanın sureleri başındaki mukattaat-ı hurufun bu hesapla münasebeti bulunduğunu, bu hadis-i şerif ispat ediyor:
_Yorum: İbn Arabi’nin küfür dolu fusus adlı kitabı olduğu halde, kendisini dahi diye vasıflıyor.


Siracü’n – Nur, s: 2302;

Elcevap: Ben, kusuru ve küçüklüğü nefsime memnuniyetle kabul etmekle beraber derim: Bu çeşit sözlerimin sebebi, kendimi beğendirmek değil (hâşâ) belki, "Risale-i Nur, Kur'ân'ın bütün nükte ve hikmetlerini ihata edemez, ancak yüzde dördünü-beşini beyan edebilir" diye, Kur'ân'ın vüs'at-ı mânâdaki i'câz-ı manevisine ihtar ve işarettir. Ve "dört veya altı veya on iki saatte telif edildi" demekle, Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur'ân'ın şakirdidir ve Onun hazır malını, hazinesinden çabuk çıkarır, satar demekle; kendimi medh değil, belki Risale-i Nurun makbuliyetine bir emare ve bu kıymetli malda müflis bir hizmetkârı olduğunu göstermek niyetiyle başka kitaplardan veya diğer fikirlerden ve kendi tefekkürlerinden olmadığını bildirmektir.
Evet, yirmi senedenberi Kur'ân'dan ve Risale-i Nurdan başka hiçbir kitabı yanında bulundurmayan ve okumayan ve hiçbir gazete ve mecmuaları bilmeyen ve istemeyen bir adam, o niyetle öyle söyleyebilir.
_Yorum: Kendisi söylüyor yirmi yıldır Kuran’dan başka kitap okumadığını. Bu ne demektir? Kelam gibi bir ilmi bilmiyor demektir. Ama kader, kelamın başta gelen konusudur ve derin, ince bir konudur. Üç aylık tahsille mi bütün bunlara vakıf olacak? Kendisinin itikadi mezhepler konusunda da bilgisiz olduğunu göstermiştim.


Tılsımlar Mecmuası, s: 2313;
Üçüncü esas: Vehhâbilerin azîm imamlarından ve acîp dehâları taşıyan meşhur İbni Teymiye ve İbni Kayyıme'l-Cevzî gibi zatlar Muhyiddin-i Arabî (k.s.) gibi azîm evliyâya karşı fazla hücum ettikleri ve güya mezheb-i Ehl-i Sünneti Şîalara karşı Hazret-i Ebû Bekir'in (r.a.) Hazret-i Ali'den (r.a.) efdâliyetini müdafaa ediyorum diyerek, Hazret-i Ali'nin (r.a) kıymetini çok düşürüyorlar. Hârika faziletlerini âdileştiriyorlar. Muhyiddin-i Arabî (k.s.) gibi çok evliyâyı inkâr ve tekfir ediyorlar.
_Yorum: İbn Arabi’ye evliya diyor.


***(İnancın gölgesinde 1) Fetullah Gülen’in kitabı:
_a) Allah (cc), irâdemizle nasıl davranacağımızı önceden bildiği için kaderimizi öyle yazmıştır: Önceden izah edildiği gibi, kader insanı belli bir istikamette davranmaya zorlamaz; bilakis, kulun neyi nasıl yapacağı önceden Allah (cc) tarafından bilindiği için, kaderi de öyle tesbit edilir. Yani, kader ilim nev’inden olup, irâde ve kudret nev’inden değildir; ilim ise malûma tâbîdir. Ancak, Allah'ın ilmi için tâbî demek doğru da olmayabilir. Kaderin ilim nev’inden olması demek, herşeyin Allah (cc)’ın ilminde kesilip biçilmesi ve tayin, tesbit ve sonra da bir plân ve proje haline getirilmesi demektir. Bilmek ayrı, bilineni yapmak, yani dış âlemde tezahür ettirmek ayrıdır. Zihnimizde ne kadar plân, proje çizersek çizelim, bunlar hiç bir zaman, meselâ bir fabrika veya bir ev olmayacaktır. İlmin malûma tabi olması da, bir tasarı veya plânın dışta, yani pratikte alacağı şekle bağlı olması demektir. -Lâ teşbih vela temsîl- Allah (cc)’ın ilminin bir ünvanı olan kader de, böyle bir plân ve proje gibidir ki, bu plân veya proje pratikte insanın irâdesiyle yapacağı fiillerle şekil ve hüviyete ulaşır. Bu, kâğıt üzerinde görülmeyen yazıların, o kâğıda kudret ve irâde eczasının sürülmesiyle vücut bulması gibidir. İnsan, cüz’î irâdesiyle teşebbüsde bulununca, Allah (cc)’da, kağıttaki görünmez yazılara Kudret ve İrâdesiyle tecelli eder ve böylece kağıttaki yazılar dışta bir vücud ve şekil alır. Şu kadar ki, Allah (cc), insanın irâdesiyle neler yapacağını önceden bildiğinden, hepsini önceden tek tek defterine yazmış bulunmaktadır. İzmir-Ankara arasında çalışan bir tren düşünün. Bu trenin hangi saatlerde hangi istasyonlarda olacağı dakikası dakikasına tesbit edilip, bir vakit cetveli halinde asılmıştır. Tren, bu vakit cetvelinde yazılı olan saatleri hiç şaşırmadan varacağı istasyonlara varır. Halbuki trenin hızı, üzerinde gideceği demiryolunun çeşitli hususiyetleri, trenin ne kadar yolcu veya yük alabileceği, yani taşıma kapasitesi, yol boyunca bulunan istasyonlar ve hattâ mevsimler ve hava durumu trenin seyahatına tesir eden faktörler olup, bütün bu faktörler de, vakit cetvelini hazırlayan ilgili büro tarafından bilinmektedir. Şimdi tren, vakit cetvelini hazırlayan büro yazdığı için mi belli saatlerde belli istasyonlara varmaktadır; yoksa, sözünü ettiğimiz bürodan bağımsız faktörlere göre mi trenin seyahatı düzenlenmiştir? İşte, irâdenin durumu da böyledir.. ve o, kaderin mutlak mahkûmiyeti altında değildir. Güneş tutulması gibi astronomik hâdiseler önceden tesbit edilip takvimlere ve ilmî raporlara saati saatine, dakikası dakikasına kaydedilir. Şimdi, güneş ya da ay tutulması, takvimde yazıldığı veya ilim ehlince tesbit edildiği için mi o saatte ve o dakikada gerçekleşir; yoksa o saatin o dakikasında gerçekleşeceği için mi takvimlere yazılır veya ilim adamlarının raporlarına geçer? Güneş veya ay, takvimlerde yazıldığı için tutulmuyor, bilakis tutulacağı için takvimlere yazılıyor. İnsan, yaptığını Allah (cc) kaderinde yazdı diye yapmaz; insan yapacağı için Allah (cc) yazar. İnsanın irâdesini kullanarak yapacağı her şeyin kaderî olarak yazılması, irâdesini kullanmasına nasıl mâni değilse, insanın irâde sahibi olması da, yapacağı şeylerin önceden kader halinde yazılmasına aynı şekilde mani değildir.
_Yorum: Bakın ben ezeli ilim ile ilgili bu kitapta detaylı açıklamalar yaptım. “İlim maluma tabidir” ifadesinin ne manaya geldiğini anlattım. Ancak burada şunu ifade edeyim ki; özellikle piyasadaki özgür iradeyi savunan kitaplarda genelde bu güneş tutulması örneği verilir. Ben burada şunu açıklayacağım, burada dikkat edilirse Allahın ilmi ile insanların ilimleri arasında bir kıyas yapılıyor ve oradan sonuca ulaşılmaya çalışılıyor. Ancak burada yapılan hata şudur: Ezeli ilim ile hadis (sonradan) olan kulların ilminin kıyas edilmesi olayıdır. Bu iş şunun için yanlıştır, İnsanların güneş tutulmasını takvimlere önceden yazması şöyle olur: Bu insanlar bakarlar ki güneş denen bir şey var ve sonra anlarlar ki bu güneşin doğup batması belli zaman aralıklarında oluyor ve düzenli bir sistem içinde oluyor. Ondan sonra yani bu düzeni insanlar anladıktan sonra bu takvimi yapıyorlar. İşte bu dediğim insanların hadis olan ilmidir yani etkilenen ilimdir. İnsanın güneşi bilmesi için önce güneşin varlığı lazım gelir, ondan sonra o güneşi anlar bilir. Yani etkilenen bir ilimdir insanlarınki; ancak Allahın ezeli ilmi ise etkilenen olmayıp tersine etkileyen, etkin bir ilimdir. Allahın güneşi bilmesi için önce güneşim var olması gerekmez. Allah güneşi olmadan önce de bilir; işte bu ince farktır. Ben zaten “İlim maluma tabidir” ve benzeri laf oyunlarıyla ne denmek istediğini ve bunlara karşı detaylı cevapları bu kitapta zikrettim. Detayları oradan okuyun.
*** Elmalılı Hamdi Yazır’ın Tefsiri:
_Bakara 7: Kur'ân'ın hikmeti ve İslâmî esaslara göre ilimde zorlama fiili yoktur. Bundan, "aklî zaruret yoktur" diye de bahsederler. Cebir (zorlama) ve icâb (gerekli kılma), iradenin ve yaratmanın eseridir. Allah'ın, önden veya sondan bir şeyi bilmesi, onu yapması ve yaptırması demek değildir. Ne bilen yapmaya mecburdur, ne de bilinen yapılmaya mecburdur. İsteğin fiile çıkması bile kudret (güç)e, güçle beraber bir de yaratmaya bağlıdır. Bunun içindir ki biz, kendimizde iradeye bağlanmayan ilimler ve hatta güç bulunduğu halde bile fiile çıkmamış nice iradeler buluruz. Bütün bunlar bize gösterir ki bilmek, istemek, güç, yaratma bir grup sıfatlardır. Bundan dolayı Allah Teâlâ'nın bilmiş olması da zorla yaptırmış olması demek değildir. Ve Allah Teâlâ mühürü, ikinci huyu kulun istemesinden ve bahsettiği gücünden sonra yaratmıştır ve anılan teklif nihayet geçici ve değişken bir şekilde güç yetmez olmuştur. Bu ise hem mümkün ve hem olagelendir. Ve öyle olması yakışır. Özetle kader zorlama değildir. Bunlar, Allah bildiği için kâfir olmamış, kâfir olduklarından ve olacaklarından dolayı Allah öyle bilmiş, öyle takdir etmiştir. Yanılmayanın takdirinin mânâsı düşünülürse, bu pek kolay anlaşılır.
_Kamer 50: Kader, kulun cüz'i iradesine zıt da değildir. Çünkü ihtiyârî fiillerin meydana gelmesi için cüz'i irade dahi kaderin içinde yer almaktadır.
_Araf 179: Gerçekten de yemin olsun ki cinlerden ve insanlardan bir çoğunu da cehennem için yarattık, ki bunlar hüsranlarına haklarında ezeli hüküm verilmiş mahluklardır. Lâkin sırf cebir tarikiyle ve kendilerinin yaptıkları ve sebep oldukları şeyler hesaba katılmadan ve dikkate alınmadan cehennemlik olmuş değillerdir. Aslında başlangıçta "ahseni takvim", yani en güzel biçimde yaratılmış, şuur fıtratını taahhüt etmiş iken sonra "esfeli safiline" düşmüş ve cebren kurtarılmalarına ilâhî meşiyetin ilgisiz kalmış olması bakımındandır. Allah Teâlâ ezeli ilmiyle biliyordu ki, bunlar ileride irade ve hürriyet sahibi oldukları zaman taahhütlerini yerine getirmeyecekler ve görevlerini yapmayacaklar, fıtratlarındaki emaneti, şühudu ve marifeti ve diğer güçlerini hak yolunda kullanmayacaklardır, "Alçaklığa saplanıp kalacaklar ve heveslerine uyacaklardır." İşte o zaman Allah, onların kalplerini ve ruhsal melekelerini mühürleyecek, hakkı duymak kabiliyetleri kapanacak, bundan böyle onlara öyle bir yaratılış ve huy verecek ki, artık sırf cehennemlik olacaklar. Allah bunun böyle olacağını, son durumlarının cehenneme varacağını bile bile onları yarattığı için ta başlangıçta, sonu cehennemlik birçok halk yaratmış oluyordu. Bu ise Allah Teâlâ'nın onları doğrudan doğruya cehenneme zorlaması değil, cennete zorlaması, sonu bir taraftan cennete, bir taraftan cehenneme giden, kârlı olabileceği gibi, zararı da olan bir hayata, kâr yolunu taahhüt ettirerek atması fakat taahhütlerinin yerine getirilmesini kendilerine bırakması ve onların üstlerine yüklemesidir. Şüphe yok ki, bu taahhüdün yerine getirilmeyeceğini bile bile o yüklemeyi yapmak, sonuç olarak onların lehine değil, aleyhlerine olan bir durumdur. Allah dileseydi onları taahhütlerini yapmaya zorlayabilirdi ya da hiç yaratmazdı. O zaman da yokluk ve zorunluluk kendileri hakkında hayat ve hür seçimden daha hayırlı olurdu. Bu onlar açısından belki hoşlanılmayan bir şeydir, ama sonuç bakımından daha hayırlı olduğu kesindir. Bunu Allah neden dilemedi? Bu nokta sırf O'nun iradesine bağlıdır ve hiçbir şekilde münakaşa edilebilir bir şey değildir. O'nun iradesine müdahele olunamaz. O ne mecburdur, ne de sorumludur. "Yaptığından sorumlu değildir." (Enbiya 21/23), başına buyruk ve ortaksızdır. O'na bir şeyi vacip kılabilecek veya iradesine sınır koyabilecek hiçbir şey yoktur. (En'âm Sûresi'nde 25. âyetin tefsirine ve yine aynı sûrenin 112. âyet i nin Cin ve İns hakkındaki açıklamasına bakınız.) Burada mutlak zorunluluk (cebr-i mahz) olmadığına dikkat çekilerek buyuruluyor ki, onların kalbleri vardır. Kendilerine duyacak bir kalb verilmemiş ve fıtrattaki misaka bağlanmamış değillerdir. Lâkin bu kalblerle fıkıh etmezler, yani işi derinden derine anlamazlar. Kendi vicdanında duyulması ve farkına varılması gereken şeye dikkat etmezler, gereği gibi duyup anlamazlar, gözleri de vardır. Lâkin bunlarla görülecek şeyi görmezler, kulakları da vardır. Lâkin bunlarla işitmezler, işitilecek şeyi dinleyip duymazlar. Hasılı Allah'ın akıl ve duygu kuvvetlerini insan gibi ve gerektiği şekilde kullanmazlar. İşte bunlar en'âm (hayvan) gibidirler. Gönüllerinde, gözlerinde ve kulaklarında insanlığa mahsus olan mânâ ve şuur bulunmaz. Hayvan gibi sadece bir gövde ve ses ile insan olunur sanırlar ve yalnızca görünüş ile ilgilenirler. Veya bütün duyguları ve idrakleri münhasıran bu dünya hayatındaki geçim sebeplerine yöneliktir. Belki bunlar hayvandan da daha aşağı, daha şaşkındırlar. Çünkü en'âm denilen aşağı canlılar, yaratılıştan ve doğuştan gelen amaçlarından sapmazlar, seçebilecekleri kadar menfaat ve mazarratlarını seçerler, onları elde etmeye gücü yettiği kadar çaba gösterir, tehlikelerden korunmaya çalışır. Hiçbir uzvunu yaratılış gayesinin dışında kullanmaz, ileri gitmese de geri de kalmaz, yaratılışını değiştirmez. Onlar ise aksine gelişmeye ve ebedi mutluluğa aday olan yaratılışlarından gereği gibi yararlanmazlar, yararlanmak şöyle dursun onun bozulmasına sebep olurlar da ebedi azaba götüren bir yola girerler. Ve işte onlar o gafillerin ta kendileridir. Tam anlamıyla gafil diye işte bunlara denilir. Zira beyinleri ve kalbleri var, fakat şuurları yoktur. Nefislerine karşı şahit olmuşlardır da kendi özlerinden haberleri olmaz, fıtratlarındaki misak ve taahhüdü duymazlar, aldırmazlar. Kendi iç gözlemleriyle, fıkh-ı nefsî denilen kendi iç dikkatleriyle duymadıkları gibi, dışarıdan gözlerine sokulan âyetlerin, kitabın ve kulaklarına okunan hak kelâmının verdiği haberlerin şahitliğiyle de duymazlar. Vücud var, vicdan namına bir şeyleri yoktur. Dini, bir vehim; kitabı, bir eğlence; ilâhî kelâmı, bir musıki diye karşılarlar. ilâhî işlerle dünya işleri arasındaki inceliğin farkına varmaz, kimin kulu olduklarını, neye veya kime tapacaklarını bilmezler. Gönülleri boş heva, gözleri şekil ve resim, kulakları anlamsız sesler, müsemmasız isimler peşinde dolaşır durur. Kendilerine kalb, göz, kulak verip yaratan, yaratılıştan kendilerini Rablık mîsakına taahhüt ettiren, Semî (işiten), Basîr (gören) ve eşi-benzeri olmayan Allah Teâlâ'ya türlü türlü şirkler koşarlar, gafletlerinden dolayı Allah'ı anmazlar, anarlarsa bile O'nun münezzeh şanına layık olmayan isim, sıfat ve özelliklerle anarlar.
_Yorum: “Şüphe yok ki, bu taahhüdün yerine getirilmeyeceğini bile bile o yüklemeyi yapmak, sonuç olarak onların lehine değil, aleyhlerine olan bir durumdur. Allah dileseydi onları taahhütlerini yapmaya zorlayabilirdi ya da hiç yaratmazdı. O zaman da yokluk ve zorunluluk kendileri hakkında hayat ve hür seçimden daha hayırlı olurdu. Bu onlar açısından belki hoşlanılmayan bir şeydir, ama sonuç bakımından daha hayırlı olduğu kesindir. Bunu Allah neden dilemedi? Bu nokta sırf O'nun iradesine bağlıdır ve hiçbir şekilde münakaşa edilebilir bir şey değildir. O'nun iradesine müdahele olunamaz. O ne mecburdur, ne de sorumludur. "Yaptığından sorumlu değildir." (Enbiya 21/23), başına buyruk ve ortaksızdır. O'na bir şeyi vacip kılabilecek veya iradesine sınır koyabilecek hiçbir şey yoktur.”
Yazarın bu ifadelerine dikkat çekmek istiyorum. Yazar bu lafları ediyor ve bakıyor ki bu işe mana veremeyecek; o zaman Enbiya 23. ayeti söylüyor, Allah’ın iradesinden bahis açıyor ve O’nun sorgulanamayacağını vurguluyor. Dikkat ediniz ki, bu benim çok defa gördüğüm bir davranıştır. O da şudur: Bir kısım yazarlar insanın hür iradesinin olduğunu kabul ederek, kader konusunu anlatmaya çalıştıklarından dolayı insan iradesinin, Allah’ın iradesine üstün geldiği gibi bir manayı da savunduklarını hissediyorlar ama bundan da rahatsızlık duyuyorlar. Ancak savundukları düşünce bunu gerektirdiği için de bu tip, “insanın iradesinin, Allah’ın iradesine üstün geldiğini ve Allah’ın iradesinin, insanın iradesine tabi olduğunu ima edici” ifadeleri kullanmaktan kendilerini alamıyorlar. Bazı yazarlar bunu aleni yapıyor, bazısı gizli gizli, arasıra, kaçamak olarak, utanarak yapıyor ve Allah’ı aciz olarak vasıflamalarının hemen peşine, Allah’ın iradesinin mutlak oluşunu, sorgulanamaz oluşunu, neyi dilerse onu yaptığı gibi ifadeleri ekliyorlar. Bu, rahatlama onlar için; sanki bir tür günah çıkarma.

***Kutub’un Tefsiri: “Fizilal’il Kur’an”
_Ahzap 17: Yüce Allah'ın önceden belirlediği kader bütün olaylara ve olayların sonuçlarına egemendir. Olayları ve gelişmeleri önceden çizilmiş yolda yönlendirir ve onları kaçınılmaz akıbete noktalandırır. Ölüm veya öldürülme zamanı gelince karşılaşılması kaçınılmaz olan bir kaderdir. Bu zaman bir saniye öne alınamadığı gibi geciktirilemez de. Kaçmak kaçınılmaz kader karşısında kaçana hiçbir yarar sağlamaz. Eğer kaçacak olurlarsa yakın bir zamanda önceden yazılmış ölüm vaktinde akıbetleriyle yüz yüze geleceklerdir. Çünkü bu dünyada geleceğine ilişkin söz verilen her an yakındır ve bu dünyadaki zevkü sefa süresi çok kısadır. Allah'a karşı onları koruyacak ve onlara ilişkin iradesinin önüne geçecek hiç kimse yoktur. O dilerse onlara kötülük eder, dilerse onlara merhamet eder. Kendilerini koruyacak ve Allah'ın kaderine karşı savunacak Allah'ın dışında bir dost ve yardımcı bulamazlar. Şu halde teslimiyetse teslimiyet, itaatsa itaat, Allah'a verilen söze bağlılıksa bağlılık. Bütün bunları hem darlıkta hemde genişlikte yapmak gerekir. O'na dönmek, her yönüyle O'na dayanıp güvenmek zorunludur. Sonra yüce Allah neyi nasıl dilerse öyle yapar.
_Ahzap 36: Öyle olunca yüce Allah'ın "kader"inin sonuçlarına, önlerine getirdiklerine gönülden razı oldular. Çünkü yüce Allah'ın kaderinin her şeyi, herkesi, her olayı ve her durumu yönlendirdiğini Allah'a bir iç-bilinç ile kavradılar. Bunun sonucu alarak yüce Allah'ın kendilerine yönelik kaderini güvenle, huzurla, sevinçle, geniş ufukla bir anlayışla kucakladılar. Gün geçtikçe yüce Allah'ın kaderinin sonuçlarını beklenmedik birer süpriz gibi karşılamaz oldular. Duygusal reaksiyon yerine soğukkanlılığı, acı duyma yerine sabrı koydular. Yüce Allah'ın kaderinin sonuçlarını, bu sonuçları bekleyen, gözleyen, onlarla önceden duygu dünyasında aşinalık kuran bilge bir kişinin olgunluğu ile benimsediler. Onlar karşısında paniğe kapılmadılar, sarsılmadılar, yabancılık duygusuna kapılmadılar. Bundan dolayı istedikleri bir iş bir an önce olsun diye evren çarkının dönüşünün hızlanmasını istemeye kalkışmadılar. Bir an önce gerçekleşmesini istedikleri bir amaçları uğruna olayların akışının yavaşlamasını dilemeye yönelmediler. Bu amaçları çağrılarının başarısı ve egemen olması olduğu zaman bile bu soğukkanlılıktan ayrılmadılar. Her zaman yüce Allah'ın kaderinin çizdiği yolda yürüdüler. Bu yol kendilerini nereye götürürse götürsün, buna razı idiler, gönülden hoşnut idiler. Kutsal amaçları uğrunda canlarını, emeklerini, mallarını feda ediyorlardı. Ama aceleci olmuyorlar, sıkıntıya kapılmıyorlar, önemli bir iş yapıyormuş duygusunu kalplerine uğratmıyorlar, gururlanmıyorlar, hayal kırıklığına ve hayıflanma hissine yakalanmıyorlardı. Kesinlikle inanıyorlardı ki, yaptıkları her iş yüce Allah'ın yapmalarını planladığı işti, yüce Allah neyi dilerse o olurdu ve her işin, her olayın belirlenmiş bir vadesi, bir vakti vardı. Onlar yüce Allah'ın "el"ine kayıtsız-şartsız teslim olmuşlardı. Adımlarını bu el attırıyor, hareketlerini bu el yönlendiriyordu. Onlar kendilerini güden bu ele güveniyorlardı. Onun beraberliğinde rahattılar, kaygısız ve endişesizdiler. Kendilerini yumuşak başlılıkla, hiç karşı koymadan ve hiç zorluk çıkarmadan bu "el''in güdümüne vermişlerdi.
_Enam 25: Bazı kimseler kaza-kader, zorunluluk-serbest tercilı (determinizm-volatarizm), kulun iradesi-kazanımı konularını teolojik tartışma konuları haline getiriyorlar, bu tartışmaları akıl ürünün varsayımlara ve zihni spekülasyonlara dayandırıyorlar. Böyleleri bu konuları gerçekçi ve yalın bir biçimde sunmayı amaçlayan Kur'an metodundan uzaklaşırlar. Bu konulara ilişkin Kur'an metoduna göre her şey kesinlikle yüce Allah'ın takdirine bağlı olarak gerçekleşir, insanın şu ya da bu biçimdeki yönelişi yüce Allah'ın onu döktüğü fıtrat kalıbının sınırları içinde yer alır, yüce Allah'ın takdiri uyarınca biçimlenen fıtratın kapsamı dışında düşünülemez. Bu arada insanın şu ya da bu yöne yönelmesinin dünyada ve Ahirette karşılaşılacak zorunlu sonuçları vardır ki, bunlar da yüce Allah'ın takdiri uyarınca meydana gelir. Böylece her şey son aşamada yüce Allah'ın takdirine dayanır. Fakat yüce Allah'ın takdiri, insana bağışlanan iradeye bağlı olarak gerçekleşir. Bu söylediklerimizin ötesinde sadece kuru tartışma vardır ki o da insanı mutlaka kuşkuya ve belirsizliğe götürür.
_Enam 71: Bunların hepsi yarar ya da zarar dokundurmak bakımından eşittirler. Yarar ve zarar noktasında son derece zayıftırlar. Çünkü meydana gelen her hareket Allah'ın belirlediği bir kader doğrultusunda meydana gelmektedir. Allah'ın izin vermediği hiçbir şey meydana gelemez. O'nun takdirinden ve olaylara ilişkin hükmünden başkası meydana gelemez.
_Enam 111: “Ardından surenin akışı tekrar sürüyor ve hidayete erenlerin doğru yolda oluşları ile sapıkların sapıtmalarının Allah'ın belirlediği bir kader uyarınca meydana geldiğini, bunların da onlar gibi Allah'ın kontrolünde, O'nun egemenliğinde, iradesi ve takdiri çerçevesinde olduğunu belirtiyor”
_“Kuşkusuz Allah'ın iradesi, insanlara sınanabilecekleri oranda serbestlik vermeyi öngörmüştür. Bu nedenle tüm şekilleriyle şirke karşı bir zorlama söz konusu değildir. Bu sadece bir sınamadır. Ve onlar hiçbir durumda Allah'ın kontrolünün dışına çıkamazlar!”
_”O halde her şey Allah'ın iradesine bağlıdır. Onların doğru yolu bulmamalarını dileyen O'dur. Çünkü onlar hidayetin yolunu tutmadılar. Yine onlara, denemek üzere bu kadar serbestlik tanımayı dileyen O'dur. Doğru yolu bulmak için çabaladıkları zaman doğru yolunu gösteren, sapıklığı tercih ettiklerinde de onları saptıran O'dur. İslâm düşüncesinde yer alan ilâhî serbest irade ile insanlara verilen bu kadarlık seçme özgürlüğü ile sınanmaları için kendilerine bırakılan bu alan arasında bir çelişki söz konusu değildir.”
_”Üçüncü gerçek: Allah'ın buyruklarına uyanlarla isyan edenler, O'nun kontrolü altındadırlar. Gücü ve egemenliği karşısında birdirler. Kulların işlerini yönlendirmeye ilişkin yasalarla cereyan eden ilâhî iradeye uygun Allah'ın kaderi olmaksızın onlardan hiçbiri herhangi bir şey yapma imkânına sahip değildir. Ancak müminler, -kendilerine verilen seçme özgürlüğü oranında- kendi içlerinde, hücrelerinin hareketlerinde, organik ve psikolojik oluşumlarında, Allah'ın egemenliğine zorunlu olarak ister istemez boyun eğişleri ile bilgiye, hidayete ve serbestliğe dayalı olarak, kendilerini zorunlu gördükleri isteğe bağlı boyun eğişleri arasında bir uyum meydana getirirler. Bundan dolayı bizzat kendi kendisiyle barış içinde yaşar mümin. Çünkü hem zorunlu, hem de isteğe bağlı yönü tek bir kanuna, tek bir otoriteye, tek bir hakimiyete uymaktadır. İsyan edenlere gelince; onlar Allah'ın fıtrî yasasına uymak zorundadırlar. Bu yasa onları zorlamakta, ancak onlar bedensel oluşumları ve fıtrî ihtiyaçları bakımından bu yasaların dışına çıkamazlar. Bununla beraber kendilerine serbestlik tanınan alanda, O'nun hayat metodunda ve şeriatında somutlaşan Allah'ın egemenliğinden kaçmaktadırlar. Bu kopukluktan dolayı kişiliklerinde bir bedbahtlık yaşarlar. Bütün bunlara rağmen onlar Allah'ın kontrolü altındadırlar, hiçbir alanda O'nu aciz bırakamazlar. O'nun takdiri olmadıkça hiçbir şey yapamazlar.”
_”Hatta Allah'ın sisteminden ve şeriatından kaçan isyancıların oluşumları üzerindeki egemenlik de Allah'a aittir. Onlar, Allah'ın dilemesi dışında O'nun dostlarına herhangi bir eziyette bulunamazlar. Bir kere onlar kendilerine hakim olmaktan acizdiler, müminlere nasıl egemen olabilirler? Gerek Allah'ın buyruklarına uyanlar, gerekse isyan edenler için dilediğini onunla yaptığı Allah'ın iradesidir her şeye egemen olan.”
"Eğer biz onlara melekler indirsek, ölüler kendileriyle konuşsa ve her şeyi biraraya getirip karşılarına koysaydık, Allah dilemedikçe yine inanmazlardı. Fakat çoğu bunu bilmez" ayetinin tefsirinde Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi şunları söylemektedir:
(Yüce Allah Peygamberi Muhammed'e (salât ve selâm üzerine olsun) şunu söylüyor: Ey Muhammed, putları ve heykelleri Rabblerine denk tutan sonra da sana, "Şayet bize bir kanıt gösterecek olursan kesinlikle sana inanacağız" diyenlerin iflah olacaklarından ümidini kes. Çünkü onlar için melekleri indirsek, gözleriyle görseler, sonra bir kez de peygamberliğine bir kanıt oluşturmaları için ölüleri diriltsek de onlarla konuşsalar ve söylediklerinde haklı olduğunu, onlara getirdiğin şeyin Allah katından bir gerçek olduğunu bildirseler ve yine her şeyi biraraya getirsek ve onları senin karşına koysak (Yani "emrine versek) -Allah'ın hidayete ermesini dilediği kimsenin dışında- sana inanmayacaklardır, seni doğrulamayacaklardır, sana uymayacaklardır. "Fakat çoğu bunu bilmez." Şöyle diyor yüce Allah: Ancak bu müşriklerin çoğu bunun böyle olduğunu bilmez. Sanıyorlar ki; inanmak onlara kalmıştır, kâfir olmak onların elindedir; diledikleri zaman inanırlar, diledikleri zaman kâfir olurlar. Durum böyle değildir. Bu benim elimdedir. Doğru yola ilettiğim ve bunda başarılı kıldığım dışında hiçbiri inanamaz. Doğruluktan uzaklaştırıp saptırdığımdan başkası kâfir olamaz.)
Burada İbni Cerir'in açıkladığı bu temel prensip doğrudur, ancak daha fazla açıklamayı gerektiriyor. Nitekim hidayet, sapıklık, Allah'ın iradesi ve insanın çabası hakkındaki Kur'an ayetlerine dayanarak konuya değinmiştik. Kuşkusuz inanmak ve kâfir olmak sonradan olan bir şeydir; ve şu varlık bütününde sonradan olan her şey ancak Allah'ın kaderi uyarınca meydana gelmektedir:
"Şüphesiz biz her şeyi bu kader doğrultusunda yaratmışız." (Kamer Suresi: 49) Falanın inanması, falanın da kâfir olması şeklinde ortaya çıkan kaderin dayandığı temel kanuna gelince; ayetler bunu açıklamaktadır. Buna göre insan, bir miktar serbestlikle yöneliş noktasında sınanmaktadır. Doğru yola yöneldiğinde ve bu uğurda çaba sarfettiğinde, Allah ona yol göstericilik yapacaktır. Hidayete ermesi Allah'ın kaderi uyarınca gerçekleşecektir. Aynı şekilde sapıklığa yönelip, doğru yoldan kaçındığında, Allah onu saptıracaktır. Sapıklığı Allah'ın kaderi doğrultusunda meydana gelecektir. İnsan her iki durumda da Allah'ın kontrolü ve egemenliği altındadır. İnsanın hayatı, Allah'ın serbest iradesine göre hareket eden kader ve yine O'nun serbest iradesiyle belirlediği kanun uyarınca sürmektedir.
_Araf 178: “Her halukârda Allah'ın dilediği olur, ondan başkası olmaz. Meydana gelen her olay, O'nun takdiri ile olur. Başkasının kuvveti ile değil. İşlerin bu şekilde düzenlenmesi Allah'ın böyle olmasını dilemiş olmasındandır. Allah'ın takdiri bir şeyin olmasını gerektirmedikçe, hiçbir şey olmaz. Buna göre varlık aleminde, işlerin kendisine uygun olarak meydana geldiği başka bir irade yoktur. Olayları meydana getiren Allah'ın takdirinden başka bir kuvvet yoktur ortada. İşte bu gerçeğin çerçevesinde insan kendi isteğine göre hareket eder. Doğru yola ulaşması veya sapıklığa düşmesi de bu çerçevede meydana gelir.”
_Araf 179: “ Çoğu cehennem için yaratılan insanların ve cinlerin bu dünyaya gönderilmelerinin hikmeti nedir? Nasılsa cehennemlik olan bu yaratıkların fonksiyonu nedir? Burada iki yaklaşım sözkonusu edilebilir:
Birinci yaklaşım: Allah'ın ezeli olan ilminde, bu yaratıkların cehenneme gidecekleri biliniyordu. Yalnız bu bilgi onların yaşadıkları pratik hayatta cehennemi hakedecek eylemler yapmalarının açığa çıkmasını zorunlu kılmaz. Yüce Allah'ın ilmi alabildiğine geniş kapsamlıdır. Her şeyi kuşatmış durumdadır. Herhangi bir zaman ve kulların sonradan yaratılan dünyasında kendisinden sonra eylemin gerçekleştiği hiçbir harekete bağlı değildir.
İkinci yaklaşım: Hiçbir zamana ve kulların sonradan yaratılan dünyasında meydana gelen herhangi bir harekete bağlı olmayan bu ezeli ilim, insanların cehenneme gitmelerine müstehak olacak biçimde sapmalarına neden olan itici güçlerden biri değildir. Cehenneme gitmelerinin asıl nedeni kendileridir.
Yorum: Elmalılı’nın ve özellikle Kutub’un tefsirlerindeki bazı kader ile ilgili yazıları aktardım. Bu insanların ne kadar çelişkili ifadeler kullandıklarını gördünüz. Bu insanları örnek olma babında zikrettim.
Fetullah Gülen’in Kader adlı kitabının detaylı incelemesi:
__Kaderin lugat ve istılah manası:
_“Kader, insanın kesbiyle Allah (cc)’ın yaratmasının mukârenet ve beraberliğidir. Yani insan, bir işe mübâşeret edip, iradesiyle o işin içinde bulunur ve Allah (cc) dilerse o işi yaratır. İşte kader, ezelî ve sonsuz ilmiyle eşyâyı olmadan evvel bilen Allah (cc)’ın yine olacakları daha olmadan evvel tesbit buyurmasıdır.”
__Kader inancının getirdikleri:

_”Bizim her türlü fiilimizi yaratan Allah’tır. Yememiz, içmemiz, yatmamız, kalkmamız, düşünmemiz ve konuşmamız hep Allah tarafından yaratılmaktadır. Aslında yaratılmış olarak ne varsa hepsi Allah’ın mahlûkudur.”

_Yorum: Düşünmemizin Allah tarafından yaratıldığını söylüyor, bununla beraber ilerde göreceğimiz gibi cüzi iradenin ise yaratılmadığını ifade ediyor. Halbuki cüzi irademizde sonuçta düşüncedir.

_“İnsan kendisinden sadır olan güzellikleri sahiplenemez. Çünkü bütün o güzellikler Cenâb-ı Hakk’ın plânıdır. Aksi halde, gizli bir şirk içine girilmiş olunur. Çünkü güzellikleri veren doğrudan doğruya Allah’tır”

_“Kötülüğü isteyen ise nefistir. Öyleyse kötülüğe ait mes’ûliyet tamamen nefse aittir. İşte âyet, bu iki ana esası birleştirir ve şöyle buyurur: “Sana gelen her iyilik Allah’tandır, her kötülük de nefsindendir” (Nisa, 4/79)”

_Yorum: Burada çok kitapta sergilenen bir tavırı görüyoruz, bu tavır şudur: Nisa 79. ayeti verirler ancak bir önceki ayetten bahsetmezler.

_“Günahlara gelince, onların yaratılmasında senin cüz’î ihtiyarın bir şartı âdidir. Öyle ise mes’ûliyet senin nefsine aittir. Zira sen neye meyletmiş, ne yapmayı düşünmüş veya meylinde nasıl tasarruf yapmışsan Cenâb-ı Hakk da onu yaratmıştır.”

_Yorum: Evet bu kitapta çok defa ifade edilen anlayış budur. Ancak dikkat edin bu meyilin Allah tarafından yaratıldığını söylemiyor ve ilerde göreceğimiz gibi yaratılmamış olduğunu ifade ediyor. Bu onların temel görüşleridir.

__Kader ile irade birbirine zıt değildir:
_“İlâhî takdirin ma’nâsına gelince; sanki Cenâb-ı Hakk, insana şöyle demektedir: “Ben, şu zamanda, iradeni şu istikamette kullanacağını biliyorum. Onun için de senin hakkında bu işi o şekilde takdir buyuruyorum.” İşte bu, iradeyi te’yid etmek demektir.Evet, eşyayı yaratan Allah’tır. Ancak insan iradesinin söz konusu olduğu yerde, yapılan takdirde, insan iradesinin hangi tarafa sarfedileceği Cenâb-ı Hakk tarafından bilinmekte ve takdir ona göre yapılmaktadır. Öyle ise kader, insan iradesini te’yid ediyor, ibtal etmiyor. Yani, bir bakıma kader, insan iradesini de içine alıp kuşatıyor, ihata ediyor. Bu ise iradeyi te’yid etmek demektir; ibtal etmek, nefyetmek değildir...”
__Kader ilim nevindendir:
_“Kader, Cenâb-ı Hakk’ın ilminde eşyaya biçilen bir plân ve projedir. Birşeyi bilmek ise o şeyi vücuda getirmek, demek değildir. Meselâ, siz kafanızda bin tane binanın plânını tutsanız, yüzlerce fabrikanın fizibilitesini tasarlasanız bunlardan hiçbiri sırf kafanızda tuttuğunuzdan dolayı vücuda gelmez. Onların vücuda gelmesi için, irâde ve kudrete ihtiyaç vardır. Aksi halde, kafanızda tasarladığınız bina veya fabrikayı sadece siz bilirsiniz. Hayalen onun içinde dolaşır durursunuz ve hayalinizdeki en küçük bir kesinti de o fabrika veya o binayı ortadan kaldırıverir. Hatta, muhayyileniz yardımını kestiğinden dolayı hiç düşünmemiş ve tasarlamamış gibi olursunuz. Bir kere daha hatırlatalım ki, kader ilim nev’indendir. İlim ise daima ma’lûma tâbidir. Yani birşey nasılsa ve nasıl olacaksa öyle bilinir. Yoksa, ma’lûm ilme tâbi değildir. Durum böyle olunca, bizim ne yapacağımızı, iradelerimizi nasıl kullanacağımızı Cenâb-ı Hakk biliyor ve takdirini de bildiği istikamette yapıyor. O’nun ilmi muhittir, herşeyi kuşatmıştır. “Cenâb-ı Hakk’ın ilmine tâbidir” şeklinde bir ifade kullanmak sû-i edeptir. Biz bu tâbiri sadece meseleyi akla ve anlayışımıza yaklaştırmak için kullanıyoruz. Bir tren düşünelim. Bu trenin iki istasyon arasında katedeceği mesafe, zamanlama açısından bellidir. İnce hesaplarla hesaplanmış bu netice, trenin hareketinden çok önce bilinir ve bazen de bu ma’lûmat matbû hâle getirilir. İşte bu bilinen netice bir plân ve projedir. Mes’eleyi, mevzûmuza teşmil ve kıyas edecek olursak biz buna “Kader” deriz. Şu kadar var ki, elimizdeki bu ma’lûmat ve kader, treni harekete geçiren cebrî bir güç değildir. Yani tren bu plân ve projeden dolayı, denilen saatte, denilen istasyona gitmiyor, belki tren o vakitlerde oralara gideceği için bu plân ve projede, yani trenin kaderinde bu böyle yazılıp kaydediliyor. Çünkü ilim malûma tâbidir. Nasıl olacaksa öyle bilinmekte ve hakkındaki takdir ona göre yapılmaktadır. Cenâb-ı Hakk’ın ilmi, manzarı a’lâdan (çok yüksek bir nokta) olmuş ve olacak bütün eşyaya bir anda ve bir noktaya baktığı gibi bakar. O’nun ilminde, sebep-netice, illet-ma’lûl, başlangıç ve sonuç iç içedir ve hepsi tek noktanın içine sıkıştırılmıştır. O’nun için orada evvel-âhir, önce ve sonra diye birşey yoktur. Yani Cenâb-ı Hakk’ın ilmi herşeyi, bütün yönleriyle kuşatmıştır. Takdirini de bu ilmiyle yapmaktadır. Öyleyse bu takdir, iradî fiillerde, irade devre dışı tutularak yapılmamıştır. İnsanın bütün yaptıkları, daha önce Levh-i Mahfuz’a kaydedilmiş şeylerdir. Daha sonra onun boynuna takılan kader bu Levh-i Mahfuz’dan istinsah edilmiştir. “Her insanın amelini boynuna doladık.” (İsra, 17/13) âyeti de bize bu hakikati anlatmaktadır. Evet, insanın yapacağı herşey önceden yazılmıştır. İnsan yaptıklarıyla sadece kendi hakkında yazılmış olanı yerine getirmektedir. Ancak bu yazılma, insanın yapacakları önceden bilindiği içindir. Yoksa insanı zorlayıcı bir güç ve kuvvet değildir. İnsanın boynuna asılan bu defterle, insanın fiillerinin melekler tarafından yazıldığı defter yan yana getirildiğinde görülecektir ki, insan teker teker kendisi için daha önce yazılandan başka birşey yapmamıştır. Sonra Cenâb-ı Hakk, bu defteri insana okutacak ve hesabı da bu deftere göre görecektir.”
_Yorum: Burada ısrarla “ilim maluma tabidir” anlayışını aktarıyor. Ancak görüldüğü üzere hadis olan ilimle yani bizim ilmimizle, kadim ilmi kıyaslıyor ki yanlıştır.
__İradenin fonksiyonu:
“Biz, insan iradesine mevcud nazarıyla bakmıyoruz. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat dediğimiz ve Müslümanların, itikadî meselelerde ekseriyetini temsil eden görüşe göre bu böyledir. Varlığımızı meydana getiren bütün uzuvları teker teker sayarak onların mevcud olduğunu ve Allah tarafından yaratılmış bulunduklarını kabul ederiz. Meselâ, benim bir başım vardır, bu bir mevcuddur ve Allah tarafından yaratılmıştır. Bir burnum var, o da Allah tarafından yaratılmıştır. Ayaklarım var, kollarım var, gözlerim var ve bütün bunlar Allah tarafından yaratılmıştır. Ancak irade için aynı cümleyi tekrar edemeyiz. İrademiz vardır; fakat hâricî bir vücudu olmadığı için yaratılmış değildir. Onun için biz irademize mevcud nazarıyla bakamayız. Mevcud olmayan şeyler yaratılmayan şeylerdir ama bütün bunlar da Allah tarafından bilinir. Yani ilmî plânda onların da bir vücudu vardır. Fakat onlara irade ve kudret taalluk etmemiştir. Eğer aksi bahis mevzûu olsaydı, yani irademiz de diğer uzviyatımız gibi haricî vücud noktasında var ve yaratılmış olsaydı işte o zaman araya cebir girerdi. Nasıl Cenâb-ı Hakk, bizi yaratırken cebrî olarak yarattı. Bizi bize sormadı. Onun gibi irademiz de böyle yaratılmış olsaydı, işlenenlerin hiçbirinden mes’ul olma gibi bir durum söz konusu edilemezdi. Tabiî ki hiç kimse yaptığı hasenâta mukabil mükâfat da talep edemezdi. Çünkü ne iyiliği ne de kötülüğü yapan başka türlü yapmaya muktedir olamazdı. Halbuki burada durum böyle değildir. İnsan iradesi bizzat mevcud olarak yaratılmamıştır. Belki ona itibarî bir vücud verilmiştir. Hendesedeki itibarî ve farazî hatlar gibi, irade ve cüz’-i ihtiyarînin de itibarî ve farazî bir vücudu vardır. Böyle bir varlığı ve böyle bir vücudu ise, herhangi bir tartı ve ölçü ile değerlendirmek mümkün değildir. İşte irade, hiçbir ağırlığı olmayan böyle izafî bir vücuda sahiptir. Şu kadar var ki o, Cenâb-ı Hakk’ın icraat ve yaratmasına bir şart-ı âdîdir. Yani o kendine düşeni yaptığı zaman -ki bu ya meyelandır ya da meyelandaki tasarruftur- Cenâb-ı Hakk onun istediği fiili yaratır. Demek oluyor ki, ister meyelan, isterse meyelandaki tasarruf, haddizâtında haricî bir vücuda sahip olmamakla beraber, yaratma işi bu meyelan veya meyelandaki tasarrufa bağlı kılındığı içindir ki, irade apayrı bir değer ve kıymet kazanmaktadır.”
_Yorum: Burada ise en temel mantık kaideleri ihlal edilmektedir. Cüzi iradeye mevcut nazarıyla bakmıyoruz diyor. O halde o mevcut değilse yok demektir ve sonra diyor ki: “bu cüzi iradenin, meyli ile fiiller yaratılır”. “Meyil şartı adidir” diyor. Bakın olmayan bir şey nasıl başka bir şeyin şartı olur ki? Yukarıda düşüncelerimizi Allahın yarattığını beyan etmişti, burada ise cüzi iradenin yaratılmadığını söylüyor. Cüzi irade ise şu demektir: Bir hareketi yapmadan önce yapmayı istemektir. Yani açıkça düşüncedir.
_“Esasen kader mevzûunun en mu’dil mes’elelerinden birine girmiş olduk. Onun için mevzûu birkaç misâlle anlatmaya çalışalım: Siz büyük bir elektrik mekanizmasının düğmesine dokunuyorsunuz. Halbuki bu büyük mekanizmayı hazırlayan başkasıdır. O, öyle bir sistem kurmuştur ki, siz düğmeye dokunur dokunmaz âdeta bütün cihanı ışığa boğuyorsunuz. Yaptığınız bu küçük işle meydana gelen bu büyük netice arasında ma’kul bir münasebet görülmüyor. Sebep ve netice arasında hiçbir tenasüp ve uygunluk yok. Bu bir bakıma peygamberin mucizeleri gibi...”
_Yorum: Yine burada düğmeye dokunmayı cüzi iradeye örnek olarak veriyor. Işığın yanmasını da fiillerimizin yaratılmasına kıyas ediyor. Yani sizin meyelanınız aslında küçük bir şey ama sonuçta büyük şeyi etkiliyor diyor, yani Allahın fiillerimizi yaratmasını kasdediyor.
_“İnsanın yaptığı işlerde kendine ait hiçbir fonksiyon yoktur düşüncesi de Cebriye mezhebine aittir. Halbuki yukarıda da ısrarla üzerinde durduğumuz gibi, bu görüş de doğru değildir. Ehl-i Sünnet mezhebi ise her ikisinden aldığı hakikatla orta yolu temsil eder. Bu yol ifrat ve tefritten korunmuş yoldur. Fiilimizi yaratan Allah’tır, fakat isteyen, talep eden bizleriz. Öyle ise mes’uliyet bize aittir. İşte Ehl-i Sünnet görüşü de budur..!”
_Yorum: Burada ise Ehli sünneti Cebriyye dışında gösteriyor, ancak bilindiği üzere ehli sünnet denince Maturidi ve Eşari mezhepleri anlaşılır. Evvelden gösterdiğimiz gibi Eşari mezhebi Cebriyyedendir, yani cebircidir ancak yazar bu mezheplerden hiç bahis açmıyor zaten yazarın bu konuların inceliklerinden pek haberi yoktur.
__Ayet ve hadislerin aydınlatıcı tayfları altında kader:
_“Cenâb-ı Hakk, bizi kötü yolun encamından muhafaza buyursun ve bizleri cennet ehlinin amellerine muvaffak eylesin.. teçhiz buyursun.(Amin!)”
_Yorum: O halde kötü yollara düşenleri korumadı mı?
_“Ve böyle bir kader anlayışında ne cebrin ne de Mutezilî düşüncenin yeri yoktur. Yani, irademizi alâkadar eden bütün fiiller, aynen bizim irademizle hiçbir yakınlığı olmayan diğer fiiller gibi doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk tarafından bilinip, takdir ve tayin edilmiştir. Ama iradî fiillerde, -çapı ne olursa olsun- mutlaka irade veya meyelan hesaba katılmış ve yapılan takdirler ona göre yapılmıştır.”
_“İnsan iradesi, haricî vücudu olmamasına rağmen, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasına bir şart olması dolayısıyla işlenen hatalara mercidir. “Sana isabet eden bütün hayırlar Allah’tan; bütün şerler ise senin nefsindendir”(Nisa, 4/79) âyeti bize bu ölçüyü veriyor. Fakat meselenin diğer tarafında da “Meşîet-i İlahî” vardır. İnsan Allah’ın dilediğinden başka hiçbir şey dileyemez. İşte: “Siz ancak Allah’ın dilediğini dileyebilirsiniz”(İnsan,76/30) âyeti de bize bu dersi vermektedir.”
_Yorum: Yine Nisa 79. ayeti veriyor ama Nisa 78. ayeti vermiyor. Bunu çoğu yapar.
_“İmam Gazali, “Ben yapmıyorum; fakat diliyorum” diyenlere şu cevabı verir: “Peki, dilemeyi veren kim?”
“Hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Fakat O’nun hayra rızası var, şerre rızası yoktur. Şerri isteyen insandır. Allah insanın şer işlemesini istemez. Fakat insan şerri isteyince, O da yaratır.”
_Yorum: “Allah insanın şer işlemesini istemez” diyor. O halde dünyada Allahın dilemesinin dışında birşey mi oluyor?
__Kitabet açısından kaza ve kader :
_“Bir millet azizken, Allah onları zelil kılmaz. Bir millet başlara tâc iken, Allah onları ayaklar altında çiğnetmez. Ama millet kendi özünde değişikliğe uğrarsa, Allah da onları değiştirir.”
_Yorum: Peki onların özündeki değişimleri Allah varetmiyor mu?
__Meşiet-i ilahi açısından kader:
_“Öyle ise, yapmak istediğin hemen her işinde, evvela meşîet-i ilâhîyi esas tutmalı ve yapacağın işi, Cenâb-ı Hakk’ın dilemesine bağlamalısın. Zaten O dilemedikten sonra senin bir şey yapman da mümkün değildir.”
_Yorum: Cüzi iradem de, meyelanım da buna dahil mi?
_“Evet insan kat’iyen inanmalıdır ki, Allah dilemedikten sonra hiç kimse hiçbir şey yapma güç ve kuvvetine malik değildir. Eşya ve hadiselerin ledünniyatına vakıf olan ve kendi iç âlemini dinlemesini bilen bir insan bu gerçeğe, hem de aksine zerre kadar ihtimal vermeyecek şekilde inanır, inanmalıdır da.”
_“Hatta bazen bir iş için bütün mukaddemeleri hazırlar, enine boyuna etraflıca düşünür, plânlar ve bize göre bütün şartlar tamam, deriz; ama bir de bakarız ki, belirli belirsiz bir yerde küçük bir ihtimal, bir sızıntı her şeyi berbat edivermiş. Hatta her şey tamam. Ancak meşîet-i ilâhî bizim istediğimiz gibi taalluk etmediği için veya Allah (cc) o işi bizim istediğimiz istikamette dilemediği için, o iş tahakkuk etmemiştir ve böylece bizim plânlarımız altüst olmuş. Zaten âyet de bunu anlatmıyor mu? “Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz” (İnsan, 76/30) dileseniz de O istemezse, sizin gayretleriniz bir şey ifade etmez. O dilemedikçe, her türlü sa’y ve gayret boşunadır. Ne var ki, O çok defa âdet-i sübhanisiyle esbap ve sizin iradelerinizi birer dua kabul edip lütufta bulunabilir. İşte meşîet-i ilâhînin eşya ve hâdiselere taalluku herşeyle bu kadar iç içedir.”
_“Allah’ın meşîeti olmasaydı siz hiçbir şey yapamayacaktınız. Meselâ, eğer Allah dileseydi, siz aranızda mukatele yapmayacaktınız. Ama yapıyorsunuz. Öyle ise sizin müsbet veya menfî mükatele hayatınız, sizin leh veya aleyhinize olması yönüyle tamamen Allah’ın dileme ve meşîetine bağlıdır. Allah neyi murad buyurursa onu yapar. O yaptığını ve yapacağını hiç kimseye sormaz. Zaten: “Allah ne dilerse o olur. O’nun dilemediği ise asla olmaz” hadîsi bir kaide-i mukarreredir. Allah neyi dilerse o keynunet kazanır, oluverir. Neyi dilemezse, yani neyin olmamasını dilerse o da olmaz. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus var. O da Cenâb-ı Hakk’ın meşîetinin adem ve yok’a da taalluk etmesi meselesidir. Durum böyle olunca, Allah (cc) neyin olmasını murad eder ve dilerse o olur. Neyin de olmamasını dilerse o da olmaz. Evet meşîet-i ilâhî yok’a da var’a da taalluk eder. Yoksa, bazılarının dediği gibi, “meşîet-i ilâhi taalluk ederse o şey olur, taalluk etmezse olmaz”, gibi bir düşünce doğru değildir. Yani meşîet-i ilâhinin taalluk etmemesi gibi bir durum söz konusu olamaz. Çünkü, yokluk da aynen varlık gibi meşîetin elinde yoğrulmaktadır.”
_“Devletlerin hakimiyeti, hakimiyetlerinin devamı ve bu devletlere hâkim olan ve onları temsil eden şahısların el değiştirip durması da tamamen ilâhî dilemeye ve meşiete bağlıdır. Bunu gösteren âyet ise şöyle: “Eğer siz (Uhud’da) bir yara almışsanız, (size düşman olan) o topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. Böylece Biz, Allah’ın gerçek mü’minleri ortaya çıkarması ve içinizden şahidler edinmesi için, bu günleri bazen lehe, bazen de aleyhe döndürüp duruyoruz. Allah zulmedenleri sevmez.” (Al-i İmran, 3/140) âyeti de bize bu hakikati anlatmaktadır. Her ne kadar bu âyette, meşiet ifade eden kelime yoksa da, yine de meşieti ifade ediyor. Çünkü “Biz bu günleri evirir çeviririz” diyor. İnsanların değişip duran çeşitli durum ve hâlleri doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın elindedir. Günler O’nun kudret elinde tesbih taneleri gibi evrilip çevrilmektedir. Şimdi bütün bunları söylerken insan iradesi nefyedilmiş mi oluyor? Hayır! Şimdilik o hususa temas etmeyeceğiz; zira burada sadece kaderin meşiet-i ilâhi ile alâkalı yönünü inceliyoruz. “
_“Buraya kadar naklettiğimiz âyetlerde gördük ve anladık ki, meşiet bütün hayatı çepeçevre sarmış ve ihata etmiştir. Evet, O’nun dilemesi ve meşieti her şeyi kuşatmıştır. Yokluk dahi O'nun meşietinin, o yönde tecelli etmesine bağlıdır. (Hud, 11/107; Bürûc, 85/16) yani istediğini yapan tek hâkimdir. O’nun dilemesi olmadan hiçbir şey olamaz.”
_“Ben kendime ne zarar ne de fayda getirebilirim. Değil başkasına faydalı veya zararlı olmak, kendi öz nefsime dahi fayda veya zararım söz konusu değildir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın dilediği müstesna. Yani her işte olduğu gibi, benim kendime fayda veya zarar getirmemde de esas olan Allah’ın meşietidir... Allah Rasulü, meşiet-i İlâhîye o kadar teslimdir ki, bir gün şöyle buyurur: “Hiç kimse kendi ameliyle kurtulamaz.” Sahabi sorar: “Sen de mi Ya Rasulallah!” Cevap verir: “Evet, ben de; ancak; Rabbim’in beni rahmetiyle kucaklaması ve her tarafımı rahmetiyle sarması neticesinde kurtulabilirim.”
_”Zira, Cenab-ı Hakk’ın meşîeti, herşeyi zahir ve batınıyla kuşatıp içine almıştır. O’nun meşîeti haricinde birşey düşünmek imkânsızdır.”
_”Bu hâdise ve hadîsden de anlıyoruz ki, meşiet-i ilâhi esastır ve bu mevzuda ona hiç kimse ortak tutulamaz. Hatta bunu kasıtlı yapmak küfürdür ve şirktir.”
_”Meleklerin ibadetleri, amelleri, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve dilemesiyledir. Peygamberlerin yaptıkları da öyledir. Salih kulların sâlihât dediğimiz amelleri de aynı şekildedir. Ve bütün bunlardan Cenâb-ı Hakk, hoşnuttur, râzıdır.. Fakat öyle işler de vardır ki, temellerinde Cenâb-ı Hakk’ın meşiet ve dilemesi olmasına rağmen onlara rızası yoktur. Küfür, isyan ve günahın her çeşidi bu cümledendir.”
_Yorum: Bu ifadeye göre demek ki küfür de Allahın iradesiyle mevcut oluyor. Bu anlayış cebr değil mi?
_”Allah (cc) fesadı yaratır. Yaratması meşietinin taalluku ile olur. Fakat O’nun fesâda rızası yoktur. Diğer bütün günah çeşitlerinde de durum aynıdır.”
_Yorum: Yani diyor ki: “Bütün şerler Allahın iradesiyle meydana gelir.”
_”Onun için her iki emri de çok iyi anlamak gerekiyor. Cebriye mezhebi, bu iki emri, yani emr-i tekvînî ile emr-i şer’îyi birbirine karıştırdığı için iradeyi inkar etmiş ve sapık bir yola düşmüştür. Mu’tezile de iradeyi esas alarak, “kul kendi fiilini kendisi yaratır” dediği için ayrı bir yanılgı ile sapıtmıştır.”
_Yorum: Yani, ne şiş yansın ne kebap misali “biz ne öyleyiz, ne de böyleyiz” diyor. Aklınca bir çıkış bulduğuna inanıyor. Halbuki bu iki yolun dışında kader mevzuunda başka yol yoktur.
_”Hidayet ve dalâlet de Cenâb-ı Hakk’ın meşietine bağlıdır. Kur’an-ı Kerim birçok âyetiyle bu hususu tavzih etmektedir: “Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslâmiyete açar. Kimi de sapıttırmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah böylece kâfirleri küfür bataklığı içinde bırakır.”(En’am, 6/125).”
_”Demek ki, hidayet meselesi veya dalâlet mezelleti;sebebiyet noktasında istidat ve kabiliyetle veya irade gücüyle çok da alâkalı değil. Bunlar, doğrudan doğruya ilâhî meşietin hikmet yüklü bir eseridir.”
_Yorum: Hidayetin ve dalaletin esasen ilahi iradeyle irtibatlı olduğunu, insan iradesinin gücüyle çok da alakası olmadığını bildiriyor.
_”Evet, Cenâb-ı Hakk bir şeyi dilemeden onu meydana getirmek bizim için mümkün değildir. Mümkün görünen şeyleri bazen gayr-i mümkün kılan; gayr-i mümkün görünenleri de imkan sahasına sokan yegane kuvvet O’dur. O’nun güç ve kuvveti zâtındandır. Onun için de biz O’na, kuvvetin tâ kendisi olarak bakıyoruz. Bize iş yapma gücünü O verdiği gibi, irademizi o yönde kullanma meylini de veren O’dur. Evet, gerçi bize bir irade vermiştir; ancak meşiet ve dileme sadece O’nun hakkıdır. Hidayet ve dalalet hususunda da durum aynıdır. Hâdî ve Mudill sadece ve sadece Allah’tır.”
_Yorum: İrademizi o yönde kullanma meylini bize verenin Allah olduğunu söylüyor. halbuki yukarıda bu meyilin, yani cüzi iradenin mevcut olmadığını ve yaratılmadığını söylemişti.
_”O’dur ki, bir zaman Ömer’in içine Allah Rasulü’nü öldürme duygusunu vermiş sonra da onu yola salıvermiştir ve dıştan dalâlete gidiş gibi görünen bu yolculuk Hz. Ömer’i hidayetin kucağına çekmiştir.”
_ Yorum:Ömerin içine bu duyguyu Allah vermişse Ömer bu düşünceyi düşünmek zorundaydı demektir ve bunu düşünmemeye kudreti yoktur. O halde Ömerin burada hür iradesi nerededir?
_”Allah kimin de dalâletini murad buyurmuşsa, onun kalbini daracık ve sımsıkı kılıverir. Artık o, İslâmî hiçbir teklife evet diyemez. Nasihatten, aslandan kaçan yaban eşekleri gibi kaçar (Müddessir, 74/48-51) ve her adımı onu İslâm’dan daha da uzaklaştırır. Ancak, bütün bunların üzerinde kesilip biçildiği bir şart-ı âdi vardır. O da insanın iradesidir. Birşey yapma veya yapmamaya karar verme duygusu.. esasen insanın kendisini vicdanen hür kabul etmesi de bunu gösterir. Dolayısıyla da vicdanen kendisini mes’ul sayar. İrade, yapılan şeylere temel taşı vazifesi görmektedir. Cenâb-ı Hakk yaratacağı herşeyi bu temel üzerinde yaratmaktadır.”
_”Meselâ, diyelim ki siz, şu eğri dünya düzenini değiştirmek istiyorsunuz. Onu değiştirme istikametinde, vicdanınızda mevcudiyetini duyduğunuz iradenizi bir yere kadar kullandınız? Servet ve sâmânınızı o istikamette harcadınız. Herşeyinizi o yolda sarfettiniz ve sizi hedefe ulaştıracak bütün yolları denediniz, öyle ki dizinizin dermanı kesildi ve imkânlarınızın dibi göründü.. ve daha bunlar gibi bir sürü esbabı kurcaladınız.. yani iradeden beklenen herşeyi ortaya koydunuz. İşte o zaman Cenâb-ı Hakk’ın irade ve meşieti imdadınıza yetişecek ve size arzu ettiğiniz imkânları bahşedecektir. Evet sizin o mahiyeti meçhul iradenize daha nice büyük neticeler lütfedecektir. Bu ilahî bir kanundur ve asla değişmeyecektir.”
_Yorum: Dikkat edilirse “siz elinizden geleni yaptığınızda Allahın iradesi imdadınıza yetişecek” gibi ifadeler kullanıyor ki bunlar yazarın ne kadar bu konuların cahili olduğunu gösteriyor. Zira yazara göre Allahın iradesi ezelidir. Ancak bu ifadelerinden çıkan anlam ise Allahın iradesinin hadis olduğu şeklinde bir anlatımı vardır. Bakın bu şahıslar ne dediklerini bilmiyorlar, ezeli irade kabul ediyorlar ve sonra insanın iradesini hadis kabul ediyorlar ve ondan sonra Allahın ezeli iradesi hadis olan yani sonradan olan insan iradesine tabidir gibi manalar içeren ifadeler kullanıyorlar. Detaylı açıklamasını ilim mevzuunda yaptığımız tabi olma ve tabi olunma meselesinde zikrettiğimiz gibi ezeli irade nasıl hadis olan iradaye tabi olur? Tabi olmak zaten sonradan olanın özelliğidir. Yani çok basit anlatımlar kullanıyor yazar ve buna rağmen insanların büyük çoğunluğu bu gibi basit hatalarla dolu yazıları hüccet olarak kabul ediyorlar. Said nursinin bu konudaki yazıları da çok basittir. Onlar bu konuları detaylı bilmemelerine rağmen kendilerine çok güveniyorlar ve biliyormuş edasıyle ahkam kesiyorlar. Zaten dünda da yaygın görüş maturidilik olduğundan pek kimse itiraz da etmiyor, bu böyle yüzyıllardır sürüp gidiyor. Ara sıra Cebri düşünceyi anlatan olmuşsada onlar fazla etkili olamadılar bu konuda. Mesela Said Nursiyle aynı dönemde yaşayan Mustafa Sabri, kader ile ilgili kitabında açıktan açığa Maturidi mezhebinin iç yüzünü delilleriyle anlattığı halde bu görüşleri toplumda pek etkili olmadı.
_”Siz cüz’î iradenizi en son noktasına kadar kullanacaksınız; işte o zaman Küllî İrade kendine düşeni yapacaktır.”
_Yorum: Burada yine Allahın iradesinin hadis olduğunu akla getiren ifadeler kullanıyor.
_”Cenâb-ı Hakk, herşeyi kuşatan ilmiyle, ilerde bizim iradelerimizle yapacağımız herşeyi biliyor ve bildiklerini de tayin ve takdir ediyor.. sonra da bunları birer plân halin de Levh-i Mahfuza kaydediyor, daha sonra da melekler bizim hakkımızda bir defter tutup bütün amellerimizi yazıyor böylece her iki defter de birbirinin aynı oluyor. Tabiî bunların hepsinde Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi esas oluyor. Zira biz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat olarak, Allah dilerse birşey olur, Allah birşeyin olmamasını murâd buyurursa o şey de olmaz kanaat ve inancını taşıyoruz.”

Cevapla